“Ne içindeyim zamanın,/Ne de büsbütün dışında”
Tanpınar’ın “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında.” dediği zaman, aslında bizi her yönden bağlıyor. Çünkü zaman bir çeşit ömür ölçerlik vazifesi de yapıyor.
Vakti ölçme ve tayin etme çok eskiden beri insanoğlunun ilgi alanlarından biri olmuştur. Zira zaman mühim bir kavramdır ve her şey onun etrafında şekillenmektedir. Onun içindir ki zamanı ölçen saatin ortaya çıkışı da neredeyse insanlıkla yaşıttır.
Soyut olan zamanı ölçen saatler bugünkü anlamda vaktin akışını göstermeye yarayan mekanik veya elektronik cihazlardır. Prof. Dr. Hakkı Acun’un “Osmanlı İmparatorluğu Saat Kuleleri” adlı kitabında saatlerin başlangıçtan bugüne gelişimi şöyle anlatılır: “Tespit edilen bir başlangıca göre, zamanı gösteren alet olarak tanımlanan saat; güneş, kum, yağ ve su ile işleyen en ilkel şekliyle M.Ö 3000-2000’lerde Mezopotamya, Mısır, Hindistan ve Çin’de kullanılmıştır. Bunlardan en yaygını güneş saatleridir. Mekanik saatlerin temelini oluşturan güneş, kum, yağ ve su saatleriyle Rubu Tahtası ve Astrolop Aletleri yerini zamanla daha gelişmiş mekanik saatlere bırakmıştır. Saatler hakkında sonuç olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, saatlerin gelişiminde İslam Medeniyetlerinin payı büyüktür.”(1)
İnsanlık tarihinde uzun bir gelişim süreci geçiren saati aslında Mısırlılar icat etmiştir. Ancak bilinen ilk dişli saati icat eden M.Ö. 3 yüzyılda yaşayan matematikçi Arşimet’tir. Arşimet’in icat ettiği bu saat, zamanın belirli saatlerinde şarkı söyleyip dans eden kuşların olduğu bir guguklu saattir. Bu saat, sifonlu bir su kabındaki yüzdürme sistemiyle çalışan ağırlıkları ve iplerden oluşan aksamlarıyla dikkat çeker. M.Ö. 1400’lü yıllarda Mısırlılar suyun hareketleriyle zamanı gösteren su saatini icat ettiler. 60 dakikalık ve 60 saniyelik rakamları ölçü alan, 60 tabanlı zaman sistemini kullanan modern saatlerin geçmişinin ise Antik Mezopotamya’da yaşayan Babiller devrine kadar dayandığı söylenebilir.
Birer sanat eseri olan saat kuleleri zengin mirasımızın nadide örneklerindendir.
Asya’yla Avrupa’nın birleştiği noktada yer alan güzel ülkemiz, kültürel ve tarihî geçmişini yansıtan nice eşsiz eserlerle doludur. Saat kuleleri de bu zengin mirasın nadide örneklerindendir. Saat kuleleri zengin kültür mirasımızın önemli unsurlarındandır. Saat kulesi yapma kültürü ve geleneği sanıldığı gibi Doğu’da başlayan bir kültür değildir. Bu yapılar Batı’da ortaya çıkmış ve ilk defa kilise ve saray kulelerinde uygulanmıştır. Bu yapıların ilk örnekleri İngiltere Westminister ve İtalya Padua’daki saat kuleleridir. İtalya’da De Dondi’nin 1348–1362 yılları arasında ve Fransa’da Henri de Vick’in Fransa Kralı V. Charles için 1360’da inşa etmiş oldukları yapılar da sanatsal saat kulelerinin ilk örnekleridir.
Bugün İstanbul’la birlikte Anadolu’nun birçok şehrinde de birbirinden güzel, görünüş bakımından estetik ve heybetli saat kuleleri vardır. Saat kulesi yapma geleneği Osmanlı’da 16. yüzyılın sonlarında başlasa da asıl 18. ve 19. yüzyıllarda yaygınlaşmıştır. Saat kulelerinin Anadolu’nun içlerine kadar yayılmasının en önemli sebebi, II. Abdülhamid Han’ın tahta çıkışının 25. yıldönümünde valilere, saat kulesi yapımıyla ilgili göndermiş olduğu fermandır. Bu fermanla birlikte saat kulesi yapımı Anadolu’ya ve Osmanlı coğrafyasının birçok yerine yayıldı. Bu kuleler zamanla Osmanlı kentlerinin simgesi haline dönüştü.
Osmanlı’da saat kuleleri daha çok şehrin meydanlarında, yapıların üzerlerinde, yamaçlarda ve tepelerde inşa edilirdi. Söz konusu kuleler kaide, gövde ve köşk bölümlerinden meydana gelirdi. Kulenin saati, kulenin son katı olan köşk kısmında yer alırdı. Her yerden rahatlıkla görülebilmesi için saat kuleleri kulevari şekilde inşa edilirdi.