“Allahü ekber, Allahü ekber/Bir samt-ı ulvî: gûyâ tabiat/Hâmuş hâmuş eyler ibâdet”
Ömrü gelgitlerle geçen ve tezatların adamı olan Servet-i Fünûn Döneminin isyankâr şairi Tevfik Fikret de şiirlerinde ezan konusuna yer vermiştir. O, dindar olmasa da, fıtrat olarak dine aç bir insandı. Onun, Rumelihisarı sırtlarında bulunan Boğaz’a nazır “Aşiyan” adını verdiği evinde kaleme aldığı “Sabah Ezanında” adlı şiiri ezana dair derûnî duygular içerir. Bu şiir, özellikle tabiatın sessizliğe büründüğü sabah vakitlerini ve o vakitlerde okunan sabah ezanının insan ruhundaki tesirini anlatıyor. Fakat o, kendi ruhundaki tesirden ziyade, inanmış bir insanın ezandan etkilenişini aktarıyor. Yani onun buradaki konumu ezanı içselleştirmek değil, onu usta bir gözlemci olarak aktarmaktır. Bunu yaparken de ahenk unsurlarından azamî derecede yararlanır. Fikret, otuz yaşlarındayken yazdığı bu şiirinde ezanın bir müminin gönül dünyasındaki yansımalarını şöyle tasvir eder: “Allahü ekber… Allahü ekber…/Bir samt-ı ulvî: gûyâ tabiat/Hâmuş hâmuş eyler ibâdet//Allahü ekber… Allahü ekber…/Bir samt-ı nâlân, gûyâ avâlim/Pinhân ü peyda, nevvâr ü muzlim,/Etmekte zikr-i Hallâk-ı dâim,//Allahü ekber… Allahü ekber…/Bir samt-ı ulvî kalb-i tabîat,/Bir samt-ı nâlân, rûh-i akâlim/Etmekte zikr-i Hallâk-ı dâim,/Etmekte ra’şan ra’şan ibâdet”
“Biz kısık sesleriz, minareleri/Sen ezansız bırakma Allah’ım!”
“Fetih Marşı”, “Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor”, “Bayrak” ve “Naat” gibi dinî, millî ve ahlâkî konularda kaleme aldığı birbirinden güzel şiirleriyle tanıdığımız Arif Nihat Asya da ezan hassasiyeti olan şairlerimizden biridir. O, 1967’de yayımlanan “Dualar ve Âminler” adlı kitabındaki meşhur “Dua” şiirinde Rabbine şöyle yalvarmaktadır: “Biz kısık sesleriz, minareleri/Sen ezansız bırakma Allah’ım!/Ya çağır şurda bal yapanlarını/Ya kovansız bırakma Allah’ım!/Mahyasız minareler… göğü de/Kehkeşansız bırakma Allah’ım!/Müslümanlıkla yoğrulan yurdu Müslümansız bırakma Allah’ım!”
Ezan üzerine şiir ve nesir türünde eserler kaleme alanlar Yahya Kemal, Mehmet Akif, Tevfik Fikret ve Arif Nihat Asya’yla sınırlı değil. Bunların sayılarını artırmak mümkündür.
“Namaz, sancıma ilaç, yanık yerime merhem;/Onsuz, ebedî hayat benim olsa istemem” diyen Büyük Doğu şairi Necip Fazıl Kısakürek, ezan ve namaz konusunda son derece hassas bir insandı. “Ölürken aynı ahenk, sala sesinden sızan:/Kulağıma doğduğum günde okunan ezan” diyen Üstat Necip Fazıl’ın ezana hürmeti her şeyin fevkindeydi.
Abdurrahim Karakoç “Üşüyenler” adlı şiirinde “Ezanlar buz tutmuş minarelerde!” dizesini söyleyerek Türkî Cumhuriyetlerdeki camilerin vaktiyle hayatın dışına itildiğini üzülerek belirtmekteydi. Türk-İslâm davasının yılmaz mücahitlerinden biri olan Osman Yüksel Serdengeçti de “Ayasofya” adlı şiirinde fethin sembolü olan Ayasofya’ya “Hani minarelerinden göklere yükselen,/Ta maveradan gelen ezanlar?…/Hani o ilâhî devir, ilâhî nizamlar?…” diye soruyor. Şiirin sonuna doğru “sessiz ve öksüz minarelerinden yükselen ezan sesleri fezaları yeniden inletecek!” diyerek yarınlara dair umutlarını taze tutuyor.
Diriliş mektebinin liyakatli hocası Sezai Karakoç, bir dizesinde “umut gibi ışı / ezan gibi uzan her sabah” diyerek ezanla, yarınlarımızı ışığıyla aydınlatan umut arasında bir bağ kurar. Aynı Karakoç “Ezanlar temeldir. Ezan okundu mu o memlekette esenlik var demektir, bağımsızlık yaşıyor demektir. Ezanlar okundukça biz, hür ve bağımsızız demektir. O sadece bir ibadet için çağrı değil, aynı zamanda bağımsız ve hür olduğumuzun işaretidir.” der.
“Tekvin” sıfatıyla âlemleri yaratan, hakkıyla ve lâyıkıyla idare eden Yüce Allah şarktan garba, şimalden cenuba bu güzel memleketin semalarından ezanı, müminlerin idrâklerinden izânı eksik etmesin. Rabbim bizleri ezanların yüzü suyu hürmetine zihni açık ve manen uyanıklardan eylesin. Ezanlar izanları (anlama yeteneğini) iri ve diri tutsun. Ruhları arındıran ezanlar, sonsuza kadar birlik ve beraberliğimizin manevî harcı olmaya devam etsin.