Hayatımız pamuk ipliğine bağlı sanki… Her şey yaşamla ölüm arasında sıkışıp kalmış… Bizi ayakta ve diri tutan “can” denen o ipliğin gücü… Yahya Kemal Beyatlı’nın dediği gibi “Bir tel kopar ahenk ebediyen kesilir.” Öyleyse, tel kopana kadar dünya denen bu fena yurdunda güzel bir iz bırakmalıyız. İz bırakmayan bir insanın yaşadığının delili ne olabilir ki?… Tekrar dünyaya dönüp “Ey efendiler… Bu dünya denen mezrada ben de yaşadım. Şunu şunu yaptım, sonra da ebedî yurduma göçtüm” diyemeyeceğinize göre, adınızı ebedileştirecek eserler vermeniz gerekir. Bu eserler çeşit çeşittir. Mimarsanız görkemli bir yapı, müzisyenseniz eşsiz bir beste, doktorsanız bir can, mühendisseniz hünerli bir buluş, öğretmenseniz geleceğe altın nesiller, şairseniz şiirler, yazarsanız hikâye ve romanlar bırakabilirsiniz. Eserleriniz ayakta kaldığı müddetçe sizler de dünya üzerinde yaşarsınız.
Ölüm dünyaya ait her ne varsa onları geride bırakmaktır.
Ölüm dünyaya ait her ne varsa onları geride bırakmaktır. Hayatın sonbaharı ve kışıdır, Hakk dostlarının düşüdür; bir çeşit sonsuzluğa doğuştur ölüm… Doğarken nasıl çıplak doğduysak ölürken de öyle üryan gideriz. Sözün bu noktasında Karacaoğlan’ın şu dörtlüğünü hatırlamamak mümkün müdür: “Üryan geldim gene üryan giderim/Ölmemeye elde fermanım mı var/Azrail gelmiş de can talep eyler/Benim can vermeye dermanım mı var…”
Ölüm serviler altında gölgelenmektir.
Ölüm duygusu; zihnimizi kemiren, bizi hiç yalnız bırakmayan, adeta gölgemiz olan bir histir. Zira o bizi ne gece, ne de gündüz yalnız bırakır; daima zihnimizin bir köşesinde durur.
Ölüm serviler altında gölgelenmektir. Ölümle birlikte, dünyada kalanlar için anılar devreye girer. Gidenlerin ardından bakakalanlar, iyice yalnızlaşır. Ölen kişi, sanki bir yanımızı da alır götürür beraberinde…. Şair Ümit Yaşar Oğuzcan’ın dediği gibi “Çalkalanır gidersin kapkara bir boşlukta/Ne sevinç, ne de keder; artık her şey anlamsız…”
İnsanlıkla yaşıt olan ölüm, tarih boyunca en çok konuşulan, akılları en çok meşgul eden bir hakikat olmuş, farklı insanlar tarafından farklı karşılanmıştır. Herkes ölüme, aldığı ruhî ve dinî terbiye doğrultusunda yaklamış, ondan kendince anlamlar çıkarmıştır. İnsanlığın ekserisini ürküten ölüm, bazı Allah dostları tarafından daha müşfik bir gözle değerlendirilmiş, Mevlâna misali “düğün gecesi” olarak algılanmıştır. Öte yandan Anadolu’da bir ekolün adı olan Yunus Emre “Ten fanidir can ölmez, ölenler geri gelmez / Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil” demiştir. Büyük müceddit(yenileyici) İmam Gazali’ye göre ise ölümün anlamı ancak bir hâl değişmesinden ibarettir.
Uzun ve geri dönüşü olmayan bir yolculuktur ölüm…
Uzun ve geri dönüşü olmayan bir yolculuktur ölüm… Kabir kapısına kadar dört kişinin omzunda ötelere yollanmaktır. Muvakkat dünya defterinin kapanıp sonsuz ahret defterinin açılmasıdır. Ölüm, çoğu insanı içten içe yiyip bitiren endişelerin asıl kaynağıdır. Hayatı sorgulamaya sebeptir ölüm… Apansız dünyanın dışına itiliştir belki de…
Ölüm dünyaya göre bir çeşit gurbettir. Onun içindir ki hep hüznü ve matemi çağrıştırır bizlere. Yahya Kemal ““Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde” dese de biz yine de soğuk buluruz bu sonsuz yolculuğu… Ölümle birlikte dünyayla olan bağlarımızı da koparırız.