Eğitim öğretime Türkiye özelinde bakıyorum da, okullarımızda hayatta işimize yaramayacak, üretime katkıda bulunmayacak, pratikte kullanılmadığı için de kısa zamanda unutulacak o kadar çok şey öğretiliyor ki…. Oysa özellikle ilk ve orta öğretimde hayatta işimize yarayacak, herkesin bilmesi gereken asgari bilgiler öğretilse talebeler bu kadar çok ve gereksiz bilgiye boğulmasa, kuru bilgilere ayrılacak zaman beceri eğitime ayrılsa, emin olun, çok daha farklı noktalarda olurduk. Meselâ ilkyardımı ve onun en önemli bir parçası olan sunî solunum yaptırmayı herkese öğretmek elzemdir. Trafik adabını ve trafik kurallarını öğretmek mühimdir. Sigara ve alkolün vücudumuza zararlarını anlatmak ve öğrencilerin bu bilgileri içselleştirmesini sağlamak önemlidir. Namazın önemini ve kılınışını anlatmak gereklidir. Çünkü günlük hayatımızda bunları pratiğe dökmek durumundayız. Onun ötesindeki bilgiler zaten öğrencilerin ileride seçeceği alana göre derinlemesine öğretilecektir. Kişi ilgi ve kabiliyetine göre bunlarla ilgili olarak belli bir yöne evrilecek ve o konuda derinleşecektir. Bunları büyük küçük herkese öğretmek, öğrenciyi bilgi bombardımanına tutmak; talebenin kafasını karıştırmaktan ve onu ürkütmekten başka bir şey değildir.
Bizleri güçlü ve zinde kılan eğitim, hayatın olmazsa olmazıdır. Bilindiği üzere bizim eğitim öğretim işleriyle ilgilenen bakanlığımızın adı Milli Eğitim Bakanlığı’dır. Fakat ne yazık ki adı Milli Eğitim Bakanlığı olan bu kurum, daha çok öğretim yapmaktadır. Oysa geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızı hayata hazırlamak için eğitim ön planda olmalıdır.
Eğitim ve öğretim işi zor ve pahalı da olsa geleceğe yapılan en doğru ve en elzem bir yatırımdır. Doğru ve zamanında yapılan eğitimin meyvelerini aldığımızda milletçe kalkınır, dolayısıyla da mutlu oluruz. Bir Güney Amerika ülkesi olan Bolivya’nın ilk başkanı Simón Bolivar’ın öğretmeni Simón Rodríguez der ki “Irk ya da renk ayrımı yapılmadan herkes eğitilmelidir. Kendimizi kandırmayalım. Halkı eğitmeden ortada gerçek toplum olmaz. Öğretmek, eğitmek değildir. Öğretirseniz bilen insanlar, eğitirseniz yapan insanlar olur.”
İnançlarımız ve kıymet hükümlerimiz bizi biz yapan ve bizi diğerlerinden ayıran hayatî unsurlardır. Onlar bizim adeta kimlik ve kişiliğimizdir. Dinî inançlarımız ve değerlerimiz bize dünyada nasıl hareket etmemiz gerektiğini gösterir. Bunların özü de Allah kelâmı olan ve son ilâhî kitap olarak tescil edilen Kur’an-ı Kerim’e dayanır. Ona yaklaştıkça insanlaşır, ondan uzaklaştıkça da insanlıktan çıkıp adeta canavarlaşırız. Bu noktada “takva” kavramı çıkar karşımıza. Takvayı özetle “günahlardan kaçınma” olarak ifade edebiliriz. Kalp bir gül bahçesi ise takva o bahçenin hoş kokulu iri gülüdür. Takvanın olmadığı kalpler gül yetişmeyen verimsiz ve tarumar bir bahçe gibidir. Onların boş araziden bir farkı yoktur.
Bizler, sıcak yuvalarında olmaları gerekirken, gece yarılarına kadar sahnelerde hayal avcılığı yapan, masalarda meze olan bir gençlik istemiyoruz. Üstat Necip Fazıl’ın deyimiyle “Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!” şuurunda bir gençlik…” istiyoruz. Türk gençliği aydınlık Türkiye’nin temelini atmak için sabahlara kadar okumalı ve vaktini laboratuvarlarda değerlendirmelidir. Çamurlarda debelenen bir gençlik değil, güle sevdalı bir gençlik istiyoruz biz… Bu necip millet, uzun zamanlardan beri güle sevdalı bir gençliğe hasrettir. Kadehlerde dert unutmaya çalışan şuur fakirlerini değil, dertlilere umut olan bir gençliği özlüyor ve hasretle bekliyoruz. Bu gençliğin mayası milletimizin özünde vardır zaten. Yeter ki bizler balçığa karışmış ve görünmez olmuş bu cevheri bulmak için çamurlanmayı göze alabilelim.