Yarınlarımızın mimarları olan öğretmenlerin emekli olması beni hep hüzünlendirir.
Her meslek kıymetlidir şüphesiz ama öğretmenlik, meslekler içinde bambaşka bir anlam ve önem taşır. Zira öğretmenin malzemesi insandır. O, meselâ bir inşaat mühendisi gibi demirle, kum ve çakılla betonarme binalar, yollar ve köprüler yapmaz. Öğretmen et ve kemikten oluşan bir malzemeden yarınlarımızı inşa eder. Onun inşa ettiği insan, geleceği inşa eder. Öğretmen bir barajdır, ondan enerjisini (ışığını) alanlar geleceğimizi aydınlatır.
Yarınlarımızın mimarları olan öğretmenlerin emekli olması beni hep hüzünlendirir. Çünkü bir dava aşkıyla ve sorumluluğuyla işini doğru yapan öğretmenler bizim en değerli hazinemizdir. Öğretmenlerin varlığı, yarınlara olan güvenimizi daha güçlü kılar. Onların meslekten uzaklaşması (yerine daha idealist olanların konulamaması) bizim için bir kayıptır.
Geçenlerde; Samsun’un Terme ilçesinde Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olan, öğretmenliğinin yanında aynı zamanda iyi de bir şair ve yazar olan kıymetli dostumuz Ahmet Sezgin Hocamızın öğretmenlik mesleğinden emekli olması, kendisini tanıyan ve seven biri olarak beni hüzünlendirdi. Zira yaş haddinden emekliliğine daha 6 sene daha vardı.
Kıymetli dostumuz Ahmet Sezgin Hocam “Öğretmenlik Mesleğine Veda Ederken” adlı yazısıyla emeklilik haberini sosyal medya aracılığıyla şöyle duyurdu biz dostlarına: “Kasım 1988’de Kozluk Ortaokulunda ücretli Türkçe öğretmenliği ile başlayıp 25 yılı devlet okullarında, 12 yılı da dershanelerde olmak üzere tam 37 sene büyük bir aşkla, heyecanla, çileyle, azimle, fedakârlıkla, ibadet şevkiyle yaptığım öğretmenlik mesleğine 5 Şubat 2026 tarihi itibarıyla Temel Kır Kız Anadolu İmam-Hatip Lisesinde veda etmiş bulunuyorum.”
“Öğretmenlik Mesleğine Veda Ederken” duygular birbirine karışır.
Toplamda 37 yıllık, büyük hizmetlerle ve üstün başarılarla dolu öğretmenlik hayatına son noktayı koyan Ahmet Sezgin Hocam, uzun veda yazısında niçin öğretmenliği tercih ettiğini şöyle açıklıyor: “Biz, her türlü maddî imkânsızlığa, türlü sıkıntı ve çilelere rağmen şahsiyetli, inançlı, edepli, merhametli, adaletli, cesur, çalışkan, ülkesine, milletine, bayrağına, dinine, diline hasbî olarak hizmet etmeye sevdalı insanlar olarak yetişmeye kararlıydık. Aklımızı kiraya vermeden, hakikatin, ilim ve irfan ehlinin rehberliğinde okumaya, tefekkür edip sorgulamaya, kendimizi her yönden aydınlatıp dengeli ve olgun bir şahsiyet oluşturacaktık. Biz gönülleri fethedecek, Yunus gibi yaratılanı sevecektik Yaratan’dan ötürü. Ama onurlu ve dik duruşumuz olacaktı. Sağlam, ahlâklı, şuurlu insan, aile ve toplum oluşturmadan sağlam, güçlü, adil bir devlet oluşamayacağına inanıyorduk. Fatihleri, Kanunîleri, Yunusları, Mimar Sinanları, Mehmet Akifleri, Necip Fazılları, Sezai Karakoçları yetiştiren Akşemseddin, Dede Korkut, Şeyh Edebali, Nurettin Topçu, Mahir İz, Ali Fuat Başgil gibi büyük hocalara, rehberlere, idealist öğretmenlere ihtiyaç vardı. Biz de bu duygu ve düşüncelerle öğretmen olmaya, çileli ilim, irfan ve hizmet yolunda Kâbe’ye gitmek için yola çıkan karınca misali “Büyük Türkiye” ve “diriliş medeniyeti” mücadelesine giriştik.
Ruhları sağlam bir kişilik ve kimlik kazandıracak manevi gıdalardan uzak; zihin, akıl ve beyinleri ne işe yaradıklarını asla düşünemedikleri bilgi ve formülleri ezberleyerek hormonlu bilgilerle alt üst olan; en büyük hakikati ders kitaplarıyla sınavlarda çıkacaklarını düşündükleri bilgilerden ibaret zanneden gençlerimize bu fâni hayatı yaşamaya değer ülküleri aşılamaya gayret ettim. Her şeyden önce kendini, insan ve kâinatı aşk ve hikmetle okuyan, tefekkür eden, hak ve hakikat aşkıyla yanan, adaletli, erdemli, çalışkan, cesur, kişilikli, edepli, sabırlı, fedakâr, sorumlu, vatansever insanlar yetiştirmeye çaba sarf ettim. Öğrencilerimin yüreklerine sevgiyle dokunduktan sonra yeteneklerini fark etmelerini sağlamaya, onları zihnen, ruhen beslemeye, sosyal ve kültürel faaliyetlere teşvik etmeye çalıştım.”