Arapça kökenli bir kelime olan “Müslüman” kavramı ‘teslim’ kelimesinin fâilidir, Bu yönüyle ‘teslim olan’ anlamına gelmektedir. Demek ki Müslümanlığın birinci basamağı şüpheye meydan vermeden Hakk’a teslim olmaktır. İslam inancına göre Müslüman, Allah’a, O’nun birliğine, İslam dininin şanlı peygamberi olan Hz. Muhammed(sav)’in son peygamber olduğuna inanan, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye, yasaklarından kaçınmaya çalışan insandır. Fakat İslam’ın gereklerini zaman zaman yerine getirmeyen, ihmal eden dinden çıkmaz, sadece günahkâr olur. Onun için, emin olmadıkça kişileri tekfir etmemeliyiz.
Ahir zamanda iman ateşten gömlek gibidir. Çıkarsan cehenneme düşersin, taşırsan yanarsın. Cehenneme düşüp yanmaktansa bu dünyada o gömleği taşıyarak yanmak daha mantıklı ve kârlıdır. Ebedi hayata inananlar ve cenneti umanlar bu gömleği hiç çıkarmazlar üzerlerinden. Hakk’ın huzuruna bununla çıkarak, defterini sağdan alan bahtiyar kullardan olurlar. O akıllı insanlar ebedi hayatı geçici olana tercih ederler. Bu ne kârlı bir alışveriştir.
Müslümanlar dünya denen bu zorlu imtihan yerinde her gün ayrı bir musibetle imtihan oluyorlar. Nasıl ki çelik ateşte yandıkça güç kazanıyorsa, Müslümanlar da bu imtihanlardan alınlarının akıyla çıktıkça takvaları, ihlâsları ve inançlarına bağlılıkları o oranda artıyor. Dikkat edilirse şeytan, yoldan çıkanlardan ziyade muttaki olanlarla daha çok uğraşıyor. Onları hak yoldan saptırmak için hiçbir fırsatı kaza etmiyor. Neticede tahkiki iman sahipleri, şeytanın hile ve tuzaklarına kanmayarak sırat-ı müstakimden sapmadan ilerliyorlar.
Müslüman fıtratı üzerine dünyaya gelen insanoğlu, akıl baliğ olunca inancını kendi hür iradesiyle seçiyor. Tabii olarak bunu seçerken, yaşadığı toplum ve çevre onu fazlasıyla etkiliyor. Hatta bazıları çevrenin ve kötü arkadaşların açtığı şirk kuyusuna düşerek her iki dünyasını da mahvediyor. Rabbimiz fıtratımızla inancımız arasındaki bağı bakın nasıl izah ediyor: “Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.” (Rûm: 30/30)
Nimetlerin en büyüğü olan İslam, hepimizin ortak manevi değeridir. Onu hakkıyla temsil ettikçe yükselecek, ondan uzaklaştıkça alçalacağız. Onu yaşamakla kalmayacak, aynı zamanda elimizin ulaştığı her noktaya taşıyıp yaşatacağız. Bilinmelidir ki İslâm’a hizmet etmek sadece hocaların, müftülerin, vaizlerin, hafızların vazifesi değil, bu her müslümanın birinci görevidir. Çünkü her Müslüman, İslami hakikatleri geniş kitlelere duyurmakla yükümlüdür. İnancımızı ferdi olarak yaşamak bizi sorumluluktan kurtarmaz. Tebliğ vazifesini hiçbir zaman yabana atmamalıyız. Bu anlamda her Müslüman dininin görevlisidir.
Günümüzde Müslüman kimliği maalesef içi boşaltılmış bir kavramdır. Batı dünyası ve genel anlamda İslam dışı bütün inanç mahfilleri İslam’ın inanç sistemini diledikleri renge boyanmış bir kabuk olarak gösterme gayreti içerisine girdiler, çoğumuz o kabuğu kırarak öze inemedik. Kabuğu öz sanma gafletine düştük. Yanı başımızdaki Kur’an’a bakmak yerine, popülist İslam yorumlarının peşinden sürüklendik. Oysa her şey iki kapak arasında açıkça yazılıydı. Bence Müslüman kimliğinin meselelerin kaynağında bu özden uzak oluş yatmaktadır. Teşhis yanlış konulduğu için, tedavi gayretleri netice vermemektedir.
İslam ve onun mukaddes kitabı olan Kur’an-ı Kerim evrensel bir mesaj taşımaktadır. Belli bir ırkın, kavmin, zamanın ve mekânın dini değildir. Bütün ırkları, kavimleri, zamanı ve mekânı kuşatmıştır. Son din olması da bundan dolayıdır. Fakat müsteşrikler ak’ı kara, kara’yı ak gösterme gayreti içerisinde bu mutlak hakikatleri değiştirmek için olağanüstü bir çaba harcıyorlar. Doğulu halkların, hatta aydın sıfatı taşıyanların önemli bir kısmı bu çirkef oyuna gafletten öte, gönül rızasıyla gelmektedir. İrfan kör gafleti izale edememektedir.