Aylardan Muharrem, günlerden Aşure… Gökler kül renginde… Toz bulutlarının görüş mesafesini sıfıra indirdiği demlerdeyiz. Yüreklere hapsedilmiş derin acılar… Bir ömür kadar uzun, geçmeyen dakikalar… İnsan suretindeki bir kısım mahlûklar insanlığa rahmet okutuyor. Toprak hicapla taşıyor masumlara hayat hakkı tanımayan hunharları, insaf fakiri katilleri…
Kerbela’yı düşünüyorum, acıların en tarifsizini… Kulaklarıma vahşi naralar geliyor asırlar ötesinden. Bir çeşme başında olsam da, susuzluk ruhumun taşrasını alev ateş kavuruyor. Suya hasret çöller gibiyim suların ortasında. Dilim damağıma yapışıyor susuzluktan. Kerbela’nın kör belaya dönüştüğü kadim zamanlarda, susuzluktan dudakları şerha şerha yarılmış Kerbela fedailerini düşününce bir damla suyu kendime haram sayıyorum. Ter, alnımdaki kırışıklardan sızarken dudaklarıma değiyor tuzlu bir damla… Heyulalar basıyor derin uykularımı, geceler zindan karası… Kekremsi hüzünler karışıyor efkârıma…
Bela ve gam çölüydü Kerbela… Hak yolda yürüyenlere ıssızdı, yaslıydı, acı doluydu. Masum bedenlere mezardı. Mübarek kesik başların yerlerde süründürüldüğü, aklın ve mantığın sükût bulduğu yerdi Kerbela!… Ruhların sonsuzluğa kanatlandığı uçsuz bucaksız çöldü. Zulmün sınır tanımadığı, vahşetin ayyuka çıktığı, ölümün sağnak sağnak yağdığı yerdi.
Kerbela bir maceraya atılış değildi müminler için… İslam’ın izzetini korumaktı. Bu elim hadiseye basiret nazarlarıyla bakıldığında, Fuzulî’nin deyimiyle “saadete ermişlerin bahçesi”ydi, Hadikatü’s-Süeda’ydı Kerbela… Dudakların susuzluktan yarıldığı, gözyaşlarının sel olduğu bir çeşit ağlama durağıydı bu kanlı toprak… Fuzulî’nin ruhunda bir tortuydu:
“Kerbela deştinde şah-i Kerbelanun hâline
İttifak-i am olup mecmu’-i alem ağladı.
Paye-i arş-i mu’allade töküp Cibril eşk,
Ravza-i Rizvanda ruh-i Nuh u Adem ağladı”(1)
Kana doymayan çölün, zulüm coğrafyasının adıdır Kerbela!… Kerbela, amansız ve anlamsız ayrılıkların mahşeridir. Ayrılık vaktinde gökte melekler ağlıyordu. Yezid’in avanesi mübarek başları bedenlerinden ayırıp naaşlar üzerinde at koşturuyordu. Mümin kadınların çadırları ateşe veriliyor, yağmalanıyor, şehitlerin başları kesilerek mızrakların ucuna takılıyordu. Âb-ı hayat hükmündeki bir damla su esirgeniyordu beşikteki körpe yavrulardan. Bu ıssız bela çölünde insaf ve merhamet firar etmişti kapkaranlık ve tarumar yüreklerden…
Yüzyıllar geçse de Kerbela’nın tarifi imkânsız acısı dinmez yüreklerde. Zira Hak dostu şairlerin mısralarına konu olmuş Kerbela… Şairler Kerbela’nın acısını yüreklerine gömmüşler. Niyâzî Mısrî ne güzel anlatmış ehl-i beyt sevgisini, acısı yüreklerde büyüdükçe büyüyen Kerbela’yı… Tarifsiz açılara değdirmiş simsiyah mürekkebe daldırdığı divitini…
“Ol Hasan hazretlerine zehir içirdi eşkıya,
Hem Hüseyin oldu susuz şehid-i Kerbelâ,
İkisi de aslı nesli cümle âli Mustafâ.
Ben onun evlâd-ı ensabına kurban olayım.”(2)
Binlere karşı birler ne yapsın(dı)? Kılıçlar inip kalkıyordu ehl-i beytin mübarek bedenlerine. 72 yiğit, Yezid’in binlerine karşı ölüm kalım savaşı vermekteydi. Bir yudum suya hasret kalmış, susuzluktan yanıp tutuşmuşlardı. Ölüme meydan okumuşlardı. Hepsi de birer birer toprağın kara bağrına düşmüşlerdi ana kucağı niyetine… Geride kalanların onurlu yaşaması için bunu yapmak mecburiyetindeydiler. Böylece yaşayanlara hayatları pahasına ders de vermişlerdi. Kanlarıyla bir destan yazmışlardı. Suya hasret gitseler de şahadet şerbetini kana kana içmişlerdi. Dünyanın meşakkatlerinden kurtulup huzura kanatlanmışlardı.