Baskıcı Yugoslavya Yönetimi Bu Gençlerin Cesetlerinden Bile Korkmaktaydı.
Birçok ülkeyi yerle bir eden kanlı İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin hemen ardından 1945 yılında Marksist-Leninist görüşlere sahip olan Hırvat kökenli Josip Broz Tito önderliğinde Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti kurulmuştur. Kuruldukları dönemde Bulgar işgalciler tarafından zararlı görülen Yücelciler, Yugoslavya’nın kuruluşuyla birlikte de Tito ve adamları tarafından Türkiye ajanı olarak görülmüş ve büyük iftiralar neticesinde haksızca suçlanmışlardır. Bu suçlamalar neticesinde de bir oldubittiyle tutuklanmışlardır. Tutuklandıktan sonra da büyük işkencelere maruz kalmışlardır. Bu çerçevede avukat tutmalarına , kendilerini savunmalarına bile müsaade edilmemiştir. Altı günlük göstermelik ve hukuksuz bir yargılamanın ardından ağır hapis ve idam cezalarına mahkum edilmişlerdir.
Tito’nun başını çektiği komünist rejim kendi istikballeri için tehdit olarak gördükleri bütün yapıları ve unsurları bertaraf etmiştir. Bu kapsamda 17 Yücelci sudan sebeplerle tutuklanarak üç ay boyunca son derece kötü şartlara sahip olan hapishanelerde eziyet görmüştür. 19 Ocak 1948’de de hükmü çok önceden verilmiş olan sözde mahkemeye çıkarılmışlardır. Başta teşkilâtın başkanı müderris Şuayb Aziz olmak üzere ; Adem Ali, Ali Abdurrahman ve Nazmi Ömer isimli kahramanlar idam cezasına çarptırılmışlardır. 64 kişiye ise ağır cezalar verilmiştir. Bu adil olmayan cezaları veren sözde mahkeme heyeti içerisinde “Remzi Şakir” isimli, rejim işbirlikçisi bir Türk hakimin de bulunması düşündürücü olduğu kadar da acıdır. Oysa Yücelciler işbirlikçi o Türk hakimin de haklarını savunmaktaydılar.
Düzmece bir mahkemeden sonra bu dört kişi (varlıklarını Türk varlığına armağan eden cesur kahramanlar) cezaevinden çıkarılarak Üsküp yakınlarında bir köyde bir kayanın önünde kurşuna dizilmiş, idam cezaları böyle alçakça infaz edilmiştir. Görünen o ki Yücelcilerin infaz şekli bile bazı çevrelere aşağılayıcı göndermelerle (anlamlarla) doludur. Zira aşağılayıcı anlamlar içeren kurşuna dizme eylemi vatan hainlerine uygulanan bir suçun infazıdır. Oysa onlar vatan haini değildi, vatanlarına halel getirecek hiçbir eylemde bulunmamışlardı.
Türklük ve İslâm için şehit edilen bu kahramanların nereye gömüldüğü bugün bile belli değildir. Zira baskıcı Yugoslavya yönetimi bu idealist gençlerin cesetlerinden bile korkmaktaydı. Şayet bu halk kahramanlarının mezar yeri belli olsaydı, mezarları her gün dolup taşardı. Taraftarları (sevenleri) onların mezarlarını ziyaretgâh edinirlerdi. Bu durum baskıcı rejimin geleceğini tehdit ederdi. Mezarları gizlenerek bu cesur ve idealist insanların öldükten sonra rejimin başına dert olmalarının ve kahramanlaştırılmalarının önü kesilmiştir. Fakat halkın onlara olan derin sevgi ve muhabbetlerine zorbalıkla engel olamamışlardır.
İdam Cezası Verilen Bu Gençlere Ailelerine Vasiyet İzni Bile Verilmemiştir.
Merhametten ve insanlıktan bir nebze olsun nasipleri olmayan komünist rejim zorbaları, haksız yere idam cezası verilen bu idealist gençlere ailelerine mektup yazma ve vasiyette bulunma izni bile ne yazık ki vermemiştir. Sadece idamdan önce son kez çok kısa bir süreliğine görüşme izni verilmiştir. Teşkilât Başkanı Şuayp Aziz, ailesinin getirdiği çikolata kağıdına, eşine hitaben ancak şu hüzünlü mektubu yazabilmiştir: “Hayat arkadaşım Nigar, evlâtlarım Ülker, Turan, Ertan ve küçük yavrucuğum (Arslan) artık sizden ayrılıyorum. Size doyamadım. Kader böyle yazmış yazımı. Nigar, evlâtlarıma güvensin. Bunları iki gözü gibi baksın. Beni de hatırından çıkarma. Hakkını helâl et. Annen de hakkını helâl etsin. Ağabeyin de hakkını helâl etsin. Ellerinden öperim. Çocuklarımı her vakit benim için öpesin ve koklayasın. Onları okutmaya çalış. O evde yaşatma. Başka bir binada yaşatmaya çalış. Bugünden sonra o yavrularımın babaları yok. Yalnız bir anaları vardır. Hem kimsesiz bir anaları vardır. Ona güvensinler. Helâl ediniz, helâl ediniz. Milletimin kurbanıyım.”