“Bu dünyada bir nesneye yanar içim, göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi” (Yunus Emre)
Sanki kıyamet kopmuş da insanlar Mahşer Meydanı’nda toplanmıştı.
Gece kapkaranlık yüzünü gösterdi 04.17’de. Bir pazar yeri hükmünde olan bu yalan dünyada Pazarcık’tan koptu küçük kıyamet. Acının merkez üssü kahramanlar diyarı Maraş’tı. Yerin yüzlerce metre altındaki fay hatlarıyla beraber gönlümüzün fay hatları da kırıldı fecre yakın saatlerde. Yer yerinden oynadığı o gece ve akabinde sadece Maraş değil Türkiye sarsıldı baştan başa. Yetmedi, öğle vakti ikinci vurgunu Elbistan merkezli yedi Maraş’ım! Sadece Maraş değil Hatay, Adıyaman, Gaziantep, Kilis, Osmaniye, Şanlıurfa, Diyarbakır, Malatya, Elazığ ve Adana şehirleri de payını aldı bu tarifsiz hüzünden ve acıdan.
Deprem, saat 04.17’de insanları yataklarında yakalamıştı. İlk görüntüler ürkütücüydü. Sanki kıyamet kopmuş da insanlar mahşer meydanında toplanmıştı. Bu hengâmede herkes kendi derdine düşmüştü. Yeni doğan çocuklar, hayallerini üzerlerine yorgan yapan talebeler, gelinlik kızlar, ateş parçası delikanlılar, ömrünün baharını yaşamakta olan yeni evliler, torun torba sevmeyi, çocuklarının mürüvvetini görmeyi düşleyen yaşlılar…. Daha kimler, kimler…
Geceler vardır, katran karası geceler… Onların karanlığı ta içimize kadar işler. Sesler vardır, kulaklarımızdan bir ömür gitmezler. Bakışlar vardır ki masumluğu ve mahzunluğuyla içimize işlerler. Enkazların altından ve dışından gelen sesler bu türdendir. Enkazdan ölüsü çıkanların yakınlarının yüzlerindeki umutsuzluk ve huzursuzluk ile sağ çıkanların yüzlerindeki bahar esintileri bu kabildendir. Onlar hakikat kırıntılarının gönül aynasından yansımalarıdır. Onlar hayatın aslında bir gölge oyunu olduğunu tescil eden ilâhî akislerdir.
O meşum gecede ve devamındaki gün ortası karanlığında kıyametin provası yaşandı adeta. Sanki dağlar dağların üstüne devrildi peyderpey. Dünya kıyamete evrildi. Bütün sesler sessizlik hançeriyle bölündü orta yerinden. Göğüs kafeslerine sığmayan tarifsiz acılar, anları anlamsız kıldı. Kara toprak çok ağır konuştu o gece ve ahirinde. Yerin gazabı kuşattı dört bir yanımızı. Gözbebeğimiz olan 11 şehir yağmur misali gözyaşı döktü günlerce.
Kahramanmaraş’tan Hatay’a acının yürekteki izdüşümü…
Fecir vakti gün ağarırken, kurtuluş mücadelesini başlatarak düşmana diz çöktürmüş olan Sütçü İmamların, Yedi Güzel Adam’ın duygularını besleyip büyüten Kahramanmaraş yoktu. Trabzon Caddesi yerle yeksan olmuştu. Dulkadiroğullarından bugüne kalan bir hiçti.
Türkiye’min güney ucunda nice kültüre, inanca ve medeniyete beşiklik etmiş güzide bir şehir olan Hatay’ın yerinde yeller esiyordu. Anadolu’nun ilk camii olarak kabul edilen ve bir pagan tapınağının üzerine inşa edilen bu topraklardaki kadim İslâm mührü sayılan Habib-i Neccar Camii moloz yığınına dönmüştü. Uzun Çarşı sanki korkunç bir savaştan çıkmıştı. “Şu karşıki dağda kar var, duman yok”tu. Asi Nehri’nin nazlı çocuğu hüngür hüngür ağlıyordu.
Adıyaman’ın hâli yamandı bu sabah. İncinmişti, kırılmıştı, gücü takati kalmamıştı. Uzaklardan esen soğuk bir rüzgâr “Burası Adıyaman” türküsünün “Doksan dokuz yarem var sen açtırdın yüz yara” dizelerini, acıyan kalbimize taşıyarak yaralarımıza neşter vuruyordu. Eşi bulunmaz Malatya, kekremsi bir acıyla uyanmıştı buz gibi bir sabaha. O demlerde gece, kurşundan ağır yükünü üzerinden atarken Beydağı’nın eteklerinde bir Malatya (uzun hava) türküsünün şu sözleri yankılanıyordu: “Aldı bu yüreğimi derd ile sızı/Dilerim Allah’tan kurtarsın bizi”. Battalgazi’den Yeşilyurt’a gide gide usandığımız yollar acıya evriliyordu sabahın tenhasında. Dün bugünden, bugün yarından bir tespih imamesi gibi kopuyordu.