Ortaya konan her eser, her güzel davranış, her güzel duygu ve her güzel ses anılmaya değer. O saydığımız ve saymadığımız daha pek çok güzelliklerinin sahibi de anılmalıdır.
Ne var ki, günümüzde öylesine gruplaştırılmış ki insanlar, kendilerine yakın insanlardan geliyorsa güzel, kendilerine yakın olmayan insanlardan geliyorsa, güzel olduğu halde güzel değil.
Bu arada, ortaya güzel bir şey koymayanların bile anılmak istemesi, koyanların anılmaması elbette bireylerin ve onların oluşturduğu toplumların değer yargılarının sakatlığını ortaya koymaktadır.
Vaktiyle, bir kurumun başına getirilen kişiye başarılar dilemeğe ve “hayırlı olsun” demeye gitmiştim. Birlikte çalışan insanlara baktım, güven telkin etmiyorlar ve umut vermiyorlardı.
Ne yöneticisi olurlarsa olsunlar. Tüm yöneticiler çevreleriyle yöneticidir ve çevredekilerin ortaya koydukları v arlıklarla değerlendirilirler.
Ziyarete gittiği yöneticiye; “Arpa unundan iyi bir baklava yapamazsınız” dedim. Hiç bir şey söylemedi. Anladı mı, anlamadı mı? Bilemiyorum.
Düşük kalitedeki bir malzeme ile ç ok mükemmel bir eser nasıl ortaya koyabilirsiniz?
Düşük malzemeden kastım, hizmeti birlikte yürüteceğiniz çevredir.
Başarılarına karşın anılmak isteyenlere gelince; içinde yaşadığınız toplumun kalitesiyle ilgilidir bu.
Zemzem kuyusunu kirleteni anar da bu millet, zemzem kuyusunun nasıl meydana geldiğini ne anar ne de düşünme gereğini duyar.
Atasözlerinin, halk deyimlerinin önemini vurgularım yazılarımda. Çünkü onların gücü, bizim yazmaya çalıştıklarımızdan daha etkilidir.
Anılmaya değe oldukları halde, anılmayanların beklentilerine gelince, bunu, İstiklal Marşımızın ve daha pek çok eserin sahibi olan Mehmet Akif dört dize ile ne güzel söylemiş:
“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince
Günler şe heyulayı da er geç silecektir.
Rahmetle anılmaktır amma ebediyet
Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir”
Ne yaparsınız ki, şarlatanların anımsıyor da bu halk, arifler aklından hiç geçmiyor.