Depremlerin zayiatlarını en aza indirmede Japonya örneği önemlidir.
Depremleri belki önleyemeyiz, ne zaman gerçekleşeceklerini bilemeyiz ama verecekleri zayiatları bilimin ışığında en aza indirebiliriz. Bu konuda önümüzde Japonya örneği var. Japonya’da meydana gelen depremlerde bizimkilerle kıyaslanamayacak kadar az yıkım oluyor, ölü sayısı yüzlü rakamları geçmiyor. Çünkü elin Japon’u ev yaparken o evin içinde kendi oturacakmış gibi depreme dayanıklı olması için azamî derecede dikkat ediyor.
Japonya deprem konusunda örnek alınabilecek başarılı bir ülkedir. Çünkü Japonya’da evler bilginin ve bilimin verilerine bağlı kalınarak profesyonel bir mantıkla yapılıyor. Önüne gelen müteahhit olamıyor. Müteahhitler ev yapabilmek için çok titiz aşamalardan geçiriliyor. Onun içindir ki bu ülkede inşaat yapma konusunda eğitimi, tecrübesi, liyakat ve ehliyeti olmayanlar, insan ve kamu hassasiyeti olgunlaşmamış kişiler müteahhit olamaz.
Onlarda imar affı kavramı da yoktur. Yapılacak evin zemin etüdünden oturma ruhsatı verilene kadar inşaatın her aşamasında tavizsiz bir denetim yapılır. Denetçilere asla rüşvet teklif edilemez. Aksi durumda eden de alan da en ağır cezalara çarptırılır. Onların sözlüğünde yandaşlık da yoktur. Hiçbir zümreye, partiye ayırımcılık ve kayırmacılık yapılmaz.
Bir deprem ülkesi olan Japonya’da imara açılacak yerlerin kararını kırtasiyeci, keresteci, lokantacı, kuyumcu gibi ilgisiz alan temsilcilerinden oluşan belediye meclisleri değil yer ve deprem bilimcileri, fizik ve inşaat mühendislerinden oluşan bilim kurulları verir. Depremlerle savaşan ve barışık yaşayan bu ada ülkesinde kim olursa olsun herkes yasaların, adaletin ve ahlâkın dışına çıktığında bunun cezasını çekeceğini bilir ve ona göre hareket eder.
Bir Müslüman’ın sıkıntısını gidereni, Allahü teâlâ affeder.
Dünyada mal, mülk ve servet namına her ne varsa Allah’ındır. Bizim olanlar, sadece tasadduk ettiklerimizdir. Üstelik kişi biriktirdiği mal ve paranın zekâtını hakkıyla vermezse bu davranış onun ahiretini de berbat eder. Ona kazandıkları hiçbir yerde fayda sağlamaz. O birikimler hesap gününde ateşten bir urgana dönüşerek o kişinin boğazına dolanır.
Hayat paylaşmakla anlamını bulur. Paylaşmak sadece maddî varlıklarla sınırlı değildir. Gönül huzuru bile paylaşıldıkça artar. Sevgide, saygıda ve hoşgörüde bencillik ve cimrilik edenler bu duyguları çabuk tüketeceklerdir. İnsan tek başına ihtiyaçlarını gideremez. Hepimiz birbirimize muhtacız. Bu anlayıştan yola çıkarak paylaşmayı davranış haline dönüştürmeliyiz. Mutlulukların paylaşıldıkça arttığını, acıların ise paylaşıldıkça azaldığını söyler dururuz da iş uygulamaya gelince nedense çark ederiz. Güzel ve aydınlık bir dünya için güç birliğine, birlik ve beraberliğe bugün dünden daha çok ihtiyacımız vardır. Güzellikler birliğin meyveleridir.
Müslümanlar kardeştirler. Kişi kardeşini darda görünce ona yardım elini uzatır. Bütün Müslümanlar bir ailenin fertleri, hatta bir vücut gibidir. Vücutta bir aza rahatsız olduğunda bütün vücut rahatsız olur. Öyle de bir Müslüman’ın derdi diğer Müslümanları da dertlendirmelidir. Müminler birbirlerinin yaralarına ilaç olmalıdır. Bu hususta Resulullah şu mübarek sözü söylemiştir: “Birbirine karşı muhabbet ve merhamette, müminler, bir vücut gibidir. Vücudun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücut, rahatsız, uykusuz kalıp, onun tedavisi ile meşgul olduğu gibi, Müslümanlar da birbirlerine yardıma koşmalıdır.” (Buhari)
Müslümanların dertleri müşterektir. Bunları birbirleriyle paylaşırlarsa yükleri azalır. Zira dertler paylaşıldıkça azalır, mutluluklar paylaşıldıkça artar. İster yanı başımızda olsun, isterse dünyanın öteki ucunda olsun, nerde bir sıkıntılı mümin varsa ona şefkat ve merhamet elini uzatmalıyız, ona şefkat kanatlarımızı germeliyiz. Yine bir hadiste ‘Müslümanların dertleri ile ilgilenmeyen, onlardan değildir.’ denmektedir. Bu çok büyük bir manevi ikazdır.