İşleri, görevleri ne olursa olsun, kimileri, sürekli ikbalde kalmak istiyor. Doyumsuzluk içinde olalar için; “Karınları tok, gözleri aç” derler. Ha bire yerler, doymak bilmezler. Ne verseler ya da ne alsalar yutarlar.
Halkımız da; Rab, bana hep bana” diyenler için; “Kimi yer, kimi bakar, kıyamet ondan kopar” deyimini kullanır.
Hal bu ki; İstikbalse yeter, gösterişse yeter, paraysa yeter, mevki, makamsa yeter.
Kim, öbür tarafa ne götürmüş?
Peygamberler bile, yaşadı, görevlerini, aldıkları emirler doğrultusunda yaptı ve dünyadan göçtüler. Krallar, padişahlar da göçtüler. Nice ünlüler, zenginler, zadegânlar da göçtüler. Malları, mülkleri, mevkileri, makamları, paraları hep bu dünyada kaldı. Öbür tarafa hiçbir şey götüremediler.
Bölük, bölük gidenleri görmüyor musunuz?
Görüyorsanız, bu doyumsuzluk niye?
Kendi nefislerini, kişisel çıkarlarını düşünenler, mazeret için, ya da sığınmak için, “Önce can, sonra canan” derler. Bu da bir halk deyimidir.
Doğru mudur bu halk deyimiz?
Doğru değildir. Çünkü İslâm kaynakları, Önce can, sonra canan demez.
Ya ne der?
“Önce canan, sonra can” der.
Her sabah, yürüyerek işyerine gelirken, caddelerin, sokakların ortasına atılmış boş sigara paketleri, izmaritler, lüzumsuz poşet ve kâğıtlar görüyorum. Halbuki, sık sık çöp bidonları var yolların kenarında. Cadde ve sokak temizliği Belediyenin görevleri arasındadır, ama gereksiz kâğıt, sigara paketi ve izmaritleri, cadde ve sokaklar yerine, çöp bidonlarına atmak insanların sorumluluğunda değil midir?
Alman düşünürü Goethe’nin dediği gibi; “Herkes, kapısının önünü süpürse, şehir temiz olur” özdeyişinden alacağımız ders yok mudur?
Niye; Para, pul, mevki, makam, şan, şöhret, istikbal hep bende kalsın ya da hep benim olsun” diyoruz?
Bilim adamları biraz da bu konu üzerinde kafa yormalı değil midir?