Hüzün geçmişten bugüne şairlere en çok ilham kaynağı olan ölümsüz duygudur.
Vücudumuzun, beynimizin ve kalbimizin dengesini bozan hüzün Türk ve dünya edebiyatının başat konularından biridir. Türk ve dünya edebiyatında nice şair ve yazar bu konuyu işlemekte mutabık kalmışlar. O ki gurbetle, ayrılıklarla ve ölümle birlikte anılmıştır.
Hüzün şair ve yazarlarımızın bitmek tükenmek bilmeyen malzemesidir, şairlere en çok ilham kaynağı olan duygudur. Geçmişten bugüne dek hüzünle ilgili çok sayıda şiirler, hikâyeler ve romanlar kaleme alınmıştır. Bu edebî metinler okuyanları derinden etkilemiştir.
Edebiyatımızda hüzün temalı şiirleriyle ön plana çıkan birçok kıymetli şairimiz vardır. Bunların başında aşk, ayrılık ve ölüm temalarını işleyen Ümit Yaşar Oğuzcan; Attila İlhan, Erdem Bayazıt, Ahmet Telli, Cahit Zarifoğlu ve Ahmet Muhip Dıranas gelmektedir.
Şair Erdem Bayazıt, “Kar Altında Hüzün Denemesi” adlı şiirinde “Dünyanın en uzun hüznü yağıyor,/Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üstüne./Kar yağıyor ve sen gidiyorsun,/Ağlar gibi yürüyerek gidiyorsun,/Belki bulmağa gidiyorsun kaybettiğimizi/O insan ve tabiat çağını” diyerek giden sevgilinin ardından adeta taşan melâli dışına yansıtır.
Şair Cemal Safi “Hüzün eken, hüsran biçer sevdiğim!” dese de bu öyle kısa zaman diliminde gerçekleşmeyebilir. Ama uzun vadede mutlaka hüsran biçer hüznü kendisinden başkalarına reva görenler, yüreklere sevgi tohumu yerine kin ve nefret tohumu ekenler.
Şair Hilmi Yavuz “Nazım Hikmet” adlı şiirinin başında ve sonunda iki kere “Hüzün ki en çok yakışandır bize/belki de en çok anladığımız” mısralarını tekrarlayarak hüzne göz kırpar. Belki haklıdır Hilmi Yavuz. Zira hüzün, ayakları yere basan ağır ve asil bir duygudur.
Hüzün deyince mevsimler içerisinde öncelikle hazan (sonbahar) gelir akıllara.
Hüzün deyince mevsimler içerisinde öncelikle hazan (sonbahar) gelir akıllara. Sonbahar bir hüzün faslıdır. Sonbaharda tabiatın o ölgün görüntüsü bakan gözleri ister istemez (gayriihtiyari) nemlendirir. Hazan hüzne gebedir zira. Hazan, doğadaki canlılığın yok olması yönüyle de insan ömrünün yaşlılığına benzetilir. Öte yandan bahar gençlik, yaz orta yaşlılık, sonbahar yaşlılık, kış ise ileri yaşlılık çağına ve ölüme karşılık gelir.
Mevlâna’nın tabiriyle bataklıktan koparılan bir kamış misali ney’e benzer insan. Bir imtihan sırrı neticesinde dünyaya gönderilen insan, haddizatında sonsuzluğa teşnedir. Onu fâni olan hiçbir şey teselli etmez. Onun içindir ki bedenî ve ruhî yolculuğunda bir ömür hüzünlüdür. Derin bir gurbet ve hasret hissi içerisindedir. Ayrılık acısından dolayıdır ki bir ney misali inler durur ömrü boyunca. Bu inleyişler çok kere başkaları tarafından fark edilmez.
Pek çok şey gibi hüzün de eşit ve adil dağıtılmamıştır bu dünya gurbetinde. Kimilerine çok aşina, kimilerine de çok yabancıdır hüzün ve onun getirdikleri. Bu duyguya aşına olanlar çok da yıkılıp dökülmezler. Zira hüzün onlar için her zaman beklenendir. Kapıları sürmeleseniz pencereden, pencereleri kapatsanız bacadan girer umarsızca. Yani yaydan çıkan ok misalidir, mutlaka bir gönüle girecek ve o gönlü tarumar edecektir besbelli.
“Hüznün kaynağı nedir, insan niçin hüzünlenir?”
“Hüznün kaynağı nedir, insan niçin hüzünlenir?” sorusunun ortak birkaç karşılığı olsa da bunun tek bir cevabı yoktur şüphesiz. Zira hüznün yansıması herkeste aynı olmaz. Bazen çok sevdiğimiz insanların yanımızdan ve yakınımızdan uzaklaşması, belki hastalanması, ölmesi hüzün çeşmesini taşırır. Zamanın geçiciliği, kendi sonumuzun (ölümün) hatırlanması, vakti boş şeylerle heba etme, gençliğin elden gitmesi, acı ve tatlı anılar, fiziksel ve ruhsal değişimler, hayatın faniliğinin tefekkür edilmesi (insanın asıl vatanı olan sonsuzluk yurdundan uzak düşmesi), dertlerimizi paylaşacak dostların olmayışı, yitirilen fırsatlar, gerçekleşmeyen hayaller, hak, hukuk ve adaletin dünyaya hakim ol(a)mayışı bizleri üzer.
Hüznü artıran bir başka etken de sessizliktir. Zira insan dış sesleri duymaz olunca kendi iç sesine yönelir. İçinde o hiç susmayan ben’i gönül kulağına sürekli bir şeyler fısıldar.
Hüzün aslında ölçülü ve yönetilebilir olduktan sonra kötü bir şey değildir. Zira ölçülü ve idare edilebilir (depresyona kapı aralamayan) hüzün, insanın dayanma kabiliyetini artırarak onu yaşanan olumsuzluklar karşısında daha güçlü kılar. Sevgi, merhamet ve empati duygusunu geliştirir. Vicdanın kendi dışındaki olaylarda da hayata müdahil olmasını sağlar. Yine de Rabbim bizlere hüznün ve acının olmadığı musmutlu bir ömür yaşamayı nasip etsin.