İçinde bulunduğumuz ortamı size şöyle anlatmalıyım:
Yeteneklisiniz, yeteneğinizi kullanamıyorsunuz.
Yetkileriniz var, yeteneğiniz yok.
Ne oluyor?
Bu yetenek bir işe yaramıyor.
Başka bir örnekle durumu daha da açabilirim.
Vücudunuzun suya ihtiyacı var. Suyu içmeniz yasaklanmış.
Ne olur?
Başta böbrekler olmak üzere, vücut birçok yerden hastalanmanıza yol açar.
Neye dayanarak yazıyorum bunları?
Bir hemşerimiz vardı. Olayları kendine özgü bir üslupla aktarırdı. İtiraz eden olursa; “Kendiliğimden bir şey katmıyorum, aldığım gibi satıyorum” derdi.
Ben de, yazılı ve sözlü basını sürekli izliyorum. İzlediklerimden çıkarıyorum bu sonucu.
Yanılmış olabilir miyim?
Olabilirim. “Dediğim dedik” diye tutturmanın bir anlamı yok. Sizler de farklı görüşler ortaya atabilir, farklı ifadeler kullanabilirsiniz. Kamuoyu dediğimiz topluluk karar verir.
Bir başka sıkıntımız da, kamuoyunun, her bireyine kadar bilinçlendirmiş değiliz. Adam çıkıyor, halkı inandırmak ve inandırmanın ötesinde kendine bağlamak için; “Bakara-makara” dediğini söylüyor. Yani, Kutsal kitabımız Kuran’ı hafife alıyor. Toplumun önemli bir kesimi de, doğruları söyleyenlere değil, gerçekleri saptıranlara inanıyorsa, halkın bilinçlenmesi için uğraş vermekten başka yapabileceğiniz bir şey yok.
Şinasi Özdenoğlu ve Sabri Özcan San ilimizin yetiştirdiği değerlerdendi. Sık olmasa da Gümüşhane’ye gelirlerdi. Yakındıkları bir konu vardı. Diyorlardı ki; “Gümüşhane’de toplumumuzun sosyal ve kültürel yapısı, eskiye oranla çok gerilere gitmiş. Konuşabileceğimiz, tartışabileceğimiz insan sayısı azalmış. Aralarına gittiğimiz zaman, ne onlar sizin söylediklerinizden bir şey anlıyorlar, ne de siz onların anlattıklarını dinlemek istiyorsunuz. Kentimiz, doğup büyüdüğümüz topraklar diyerek geliyoruz, umduğumuz gibi bulamıyoruz, çekip gidiyoruz”
Her açıdan Ülkemiz de Gümüşhane gibi.
Aklıma şairin dizeleri geliyor;
“Dedim düzelecek
Dedi ne zaman…”