Güllerin ve gönüllerin Efendisinin torunuydu Hüseyin… Resulullah’ın davasını sırtlamıştı yokuşlarda. O gönül ufuklarından doğan bir güneşti. Köhnemiş zamanı tazeleyendi. Ateşten gömleğini mumdan bedenine giymişti. O, tevhit kandilini tutuşturmuştu Kerbela ateşiyle. “Lâ” baltasıyla putları kıran İbrahim’in silsilesinden bir nur hâlesiydi o… Yezid, ondan kendisine mutlak biat etmesini istiyordu. Gözleri dönmüştü vahşilerin. Ya biat ya ölüm… Başka seçenek tanımıyorlardı ona… Yezid’e biat etmiyordu şerefli peygamberin şerefli torunu Hüseyin… Çünkü Yezid yalancıydı, imanlı gönüllere pusu kurandı, şer odaklarının hamisiydi. Peygamberin mübarek torununa böyle birine biat etmek yakışmazdı.
O da kendisine yakışanı yaptı. Nâmüsait şartlar olsa da mücadeleyi seçti. Canını hiçe sayarak yalın kılıç atıldı gaza meydanlarına. “Yok mu bana yardım edecek?” nidası hava zerrecilerine takılıp kalıyordu. Hüseyin’i hak yolda bir başına bırakmıştı dost sandıkları.
Çocukları, yeğenleri ve akrabaları vardı kafilede. Göz yaşartacak bir manzara… “Babacığım gitme! Bir daha su istemeyeceğiz. N’olur gitme babacığım o meydana! Götür bizi Medine’ye, düşmanlara esir etme!” diyordu kızı Sakine… Gözyaşlarını içine akıtıyordu Sakine… Bu elim tablo karşısında ne kadar gayret etse de ismiyle müsemma olamıyordu Sakine… Kolay mıydı bir babayı ölüme yolculamak, kolay mıydı elveda demek!…
Sabır abidesi Zeynep, biricik kardeşinin vahşilerin üzerine gitmesine nasıl razı olacaktı? “Elveda Zeynep! Bacım, gitmeliyim dedemin yolundan… “ deyip, çocuklarını bacısına emanet ediyordu Hüseyin!…. Aklı ve duyguları, arkada bıraktıklarında kalsa da gidiyordu dönüşü olmayan bir yolculuğa… Nasıl olsa mahşer günü aynı bayrak altında toplanacaklardı. Resulullah’ın ‘liva-ül hamd’ sancağının gölgesinde gölgeleneceklerdi.
Basiret nazarları keskin olan İmam Hüseyin biliyordu şehit olacağını. Onun için hazırlamıştı kendini. Vedalaşmıştı sevdikleriyle. Onları Allah’a emanet etmişti. Bu duygularla bir mum misali girmişti ateş denizlerine. Dalkılıç atılmıştı düşmanın saflarına. Heybeti ve iradesi, şecaati ve mertliği görülmeye değerdi. ‘En Sevgili’ye kavuşacak olmanın heyecanı vardı üzerinde. Cennetin kapıları ardına kadar açılmış, bu kutlu misafirini beklemekteydi.
Ok çıkmıştı yaydan bir kere… Bu gidişi ertelemek veya iptal etmek aklının ucundan bile geçmiyordu Hüseyin’in… Mahmuzlanan çılgın ve soylu atlar, acıların en asiline koşmaktaydı. Binler saldırıyordu birlerin üzerine… Kıyamet dedikleri bu olsa gerekti. Hz. Hüseyin’in Kerbela yoluna çıkarken değişmez parolası hayat, iman ve cihattı. Zırhını giyen peygamberin geri dönmediği gibi, o da kâinatın övüncü bir peygamberin can parçası, mübarek torunu olarak bir daha geri dönmeyecekti. Dönerse kutlu İslam davası yara alabilirdi.
Birer birer şehit oluyordu mübarek bedenler… Abbas’ın şahadeti derinden etkiliyordu Hz. Hüseyin’i… Acılar üstüne üstüne geliyordu fasılasız… Canından aziz bildikleri, gözlerinin önünde sonsuzluğa kanatlanıyordu. Metanetini kaybetmemek için güçlü olmaya çalışıyordu. Sonunda çocukları, kadınları ardında bırakıp o da atılıyordu şahadet meydanına. Kör bir kılıçla o da sonsuzluğa ilk adımını atıyordu. Bununla yetinmeyen zalimler, Hüseyin’in mübarek başını bedeninden ayırma küstahlığına vardırıyordu çirkin eylemlerini…
Kerbela Kerbela olalı böyle vahşet görmemişti. Cümle mevcudat yok olmak istemişti hicabından… Müminlerin emiri Hz. Muhammed’in sırtından indirmediği can paresi, Hz. Fatıma’nın gonca gülü Hz. Hüseyin, Muharrem’in onuncu günü gözü dönmüş melunlar tarafından şehit edilmişti. Yezid’in zafer çığlıkları ehl-i beytin feryatlarına karışıyordu. Yıllar zaman değirmeninde öğütülmüştü. Un ufak olmuştu hatıralar… Suya hasret Kerbela çölleri gözyaşlarıyla sulanmıştı. Acı bir destan yazılmıştı göklerin ve kızgın kumların şahitliğinde. Fırat ağlıyordu, gökler ağlıyordu. Zira ıstırap, çile ve sıkıntı yeriydi Kerbela!….