“Bu ezanlar ki şehâdetleri dînin temeli
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli”(Mehmet Akif)
Ezan, İslâm’ın alâmet-i farikasıdır, huzur ve sükûn iklimidir.
Ezanla başlayan günün ezanla bittiği bir ülkede yaşamak ne büyük bir bahtiyarlıktır. Bunu ancak gurbet ellerde, ezansız memleketlerde bir başına yaşayanlar bilir. Ezan deyip de geçmemek lâzım. O, İslâm’ın alamet-i farikasıdır. Ezan sözle musikinin izdivaç ettiği bir esenlik iklimidir. O iklimde ruhlar huzur ve sükûn bularak edata bir kuş misali kanatlanır.
Ezan, lügatlerde “bildirmek, duyurmak, çağrıda bulunmak, ilân etmek” şeklinde tarif edilmektedir. Öte yandan ezan, TDK’nın sözlüğünde “Müslümanlıkta namaz vaktini bildirmek için müezzinin yüksek sesle yaptığı çağrı” olarak tanımlanıyor. Müezzin(ezan okuyan kişi) ve mi’zene(ezan okunan yer, minare) de bu kökten gelen benzer kelimelerdir.
Ezan, sözüyle ve özüyle İslâm dininin hulâsasıdır. O okunurken cümle âlem adeta nurlara gark olur. Sadece insanlar değil, kâinatta her ne varsa ezanın sesiyle derin uykusundan uyanır, coşku ve cezbeye gelir. Fakat taş kalpliler ne yazık ki bunun idrakinde değildir.
Ezan bizi gaflet uykularından uyandırır, kurtuluşa çağırır. Fakat kalpleri mühürlenenler bu çağrıyı duy(a)mazlar. Hele sabah namazında iki kere üzerine basa basa tekrar edilen “Es-salâtü hayrun minen’nevm” (Namaz uykudan daha hayırlıdır.) tabiri yok mu, onu duyup da uykuya devam etmek ne büyük bir lâkaytlıktır, ne büyük bir nasipsizliktir, ne büyük bir manevî (z)illettir, ne büyük bir gaflet hâlidir, ne büyük bir aldanıştır.
Doğudan batıya, kuzeyden güneye kadar dünyanın dört bir yanındaki camilerden günde beş defa okunan ezan bir diriliş muştusudur. Onunla imanımız adeta kanatlanır. Onun içindir ki ezana hiçbir zaman kayıtsız kalınmaz. Mümin, ezanı ta iliklerine kadar yaşar, yaşatır. Bu kutlu davetin gereğini hiç zaman geçirmeden ve usulüyle yerine getirir.
İslâm’ın şiarı olan ezan, İslâm beldelerinin göz aydınlığıdır. Hele hele bu belde Türkiye olunca ezan bambaşka bir anlam derinliği kazanır. Üstad Necip Fazıl ne güzel söylemiş: “Denildi mi bir yerin adına Türk beldesi/Gözüm al bayrak arar, kulağım ezan sesi.”
Müslüman devletlerin ve fert olarak bütün Müslümanların ortak simgesi ve birlik nişanesi olan ezan, 14 asırdan beri, başta İslâm beldeleri olmak üzere, tüm dünyada okunan en kısa ve en tesirli sözler (lâfızlar) kümesidir. Müslüman kimliğinin söze bürünmüş remzidir o. Ezanın okunma maksadı, inandığını iddia edenleri (Müslümanları) inançlarını (iddialarını) somutlaştırarak ispata çağırmaktır. Bir anlamda tevhid sözünün gereğini yerine getirmektir.
Bilindiği üzere ezan, İslâm’ın Mekke döneminde yoktu.
İslâm’ın beş esasından biri olan ve Resulullah tarafından “dinin direği” olarak nitelendirilen namaz, Mekke döneminde emredildiği hâlde, ezan İslâm’ın Mekke döneminde yoktu. Hicret’in 1. yılına kadar Müslümanlar namaza “Es-Salah, Es-Salah” diye çağrılırdı. Medine’ye hicret edildikten sonra namaz vakitlerinin duyurulması için çözüm arayışlarına girişildi. Namaz vakitlerini nâkûs(çan) çalarak, boru öttürerek, ateş yakarak veya bayrak dikerek duyurma gibi çeşitli teklifler ileri sürüldü. Bunlardan çan Hıristiyanların, boru Yahudilerin, ateş Mecûsilerin kültüründe var olduğu için Resûlullah tarafından münasip görülmedi. Müslümanlar bu konu üzerinde yoğunlaşmışken ashabdan Abdullah b. Zeyd b. Sa’lebe’ye rüyada ezan öğretilmiştir. Hz. Ömer aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü belirtmiştir. Durumun Resulullah’a intikal ettirilmesi üzerine Resûl-i Ekrem, Bilâl’e ezan cümlelerini ezanda ikişer, ikamette ise birer defa okumasını emretmiştir. Bilâl-i Habeşî, Neccâroğulları’ndan bir kadına ait yüksek bir evin üstüne çıkıp sabah namazının vaktini bildirmek için ilk ezanı okumuştur. Böylece ezan İslâm kültüründe kendine yer bulmuştur. Yine Bilâl-i Habeşî’nin Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’nin üzerine çıkıp ezan okuması ve Kâbe’nin içinde iki rekât namaz kılması, İslâm tarihinde Müslümanların fethedilen bölgelere girer girmez ezan okuması ve iki rekât namaz kılması geleneğini başlatmıştır.