Depremden sonra, insanlar bir taraftan göçük altında kalan sağları kurtarmaya çalışırken öte yandan da çapul, talan anlamlarına gelen YAĞMA işi başladı.
Askerin, polisin devreye girmesinden sonra yağma işinin de önüne geçilmeye çalışılıyor, binaları çürük yapan iş adamları da araştırılıyor, bulunuyor ve teker teker gözaltına alınıyor.
Yağma konusu ilk değil ülkemizde.
İstanbul’daki 6-7 Eylül olaylarını bizim gibi ileri yaşlardakiler yaşadı. Gençler de okuyarak öğrendi.
1955 yılında, Yunanistan’ın Selanik kentinde, Atatürk’ün evine sabotaj düzenlendiği balonu uçuruldu. Siyasi iktidar da iyi bir araştırma yapmadan, vatandaşların, Rum kökenli tüccarların işyerlerine zarar verilmesinin önünü açtı. Kötü niyetli vatandaşlar bu kez Rum mudur Türk müdür bakmadan herkesin işyerlerini yağma etmeye kalkıştı.
O tarihlerdeki fiyatı 40-50 lira olan Şafers marka dolmakalemleri (Gerçek fiyatlarını bilmedikleri için) 1-2 liraya satanlar çıktı.
O tarihteki yağma olayı çok yazılıp söylendiği için örneği o olaydan verdim.
Yağma konusu yeni değildir. Her ülkede kötü niyetli insanlar çıkar. Kurdun dumanlı günü sevmesi gibi, o insanlar da sel gibi, deprem gibi, yangın gibi doğal afetleri kendi çıkarları için değerlendirirler. Şimdi, güvenlik görevlileri devrede.
Yalnız güvenlik görevlileri değil, vatandaşlar da bu konuda dikkatlidir.
Arabistan da, Sudiler’in, hırsızlığa ağır cezalar vermelerine karşın, yine de hac farzının yerine getirildiği sırada bile hırsızlık olaylarına rastlanmaktadır. Çok ender de olsa, bu tür olayları önlemek çok da kolay değildir. Kimlerin, nerelerde, ne zamanlar, ne yapacaklarını kestiremezsiniz.
Yardım için gönderilen tırları bile AFAD görevlisi olduğunu söyleyerek kendi depolarına indirmek isteyenler çıkmış.
Şu işe bakın, bir halk deyimindeki gibi “Keçi can derdinde, kasap et derdinde”
Ne yaparsınız, dünyanın her yerinde, her ülkesinde böylesine onursuz, şerefsiz insanlar çıkar ve yağmalamayı denerler.