Maden araştırmaları nedeniyle; yaşamlarının bir parçası olan ormanlarının, zeytinliklerinin, diğer tarım alanlarının, atalarından beri yaşadıkları toprakların ellerinden alınması konusunda, köylü vatandaşlarımızın feryatlarını duymuyor musunuz?
Geniş ormanlıklar arasında, altın madeni işletenlere veriler ruhsatlar nedeniyle, ülkemiz topraklarının çölleştirilmesi acı vermiyor mu?
Kaz Dağlarının durumunu görenlerin yüreklerini parçalamıyor mu?
Yerli-yabancı maden araştırmacılarının para kazanmaları fırsat vererek; ninelerin dikilmelerine tanık oldukları çam ağaçlarının kesilmemesi için ağaçlara sarıldıklarını, buna karşın, devletin jandarmasını; yaşlı-genç, kadın-erkek vatandaşları üstlerine sürülmelerini fark etmiyor musunuz?
Yerlerin metrelerce altında çalışan işçilerin, haklarını aramaları için sendikalı oldukları nedeniyle işten atılmalarına, bu amaçlar Ankara’ya kadar yürümelerine engel olan polis memurlarının, kendilerine verilen emri yerine getirirken, karşı çıkanları tartakladıklarını, buna mecbur bırakıldıklarını nasıl rahatlıkla izleyebiliyorsunuz?
Bizlerden sonra doğanlara, ormansız, ekilebilir arazisiz, yerin metrelerce altında, kömür ocaklarında, aylarca, yıllarca güneş görmeden ve gerekli önlemler alınmadan, babalarının, amcalarının, ağabeylerinin çalışırken yaşamlarını yitirmiş olduğunu öğreneceklerinin onlara vereceği derin acıyı düşünmeyecek misiniz?
Hiçbir kişiye, kuruma, partiye bir dolgunluğumuz, bir karşıtlığımız yok. Yaşımız gereği bir beklentimiz de yok. Kişilere, kurumlara ve eşyaya tarafsız bir açıdan bakıyoruz. Söylemek istediğimizi ima yoluyla söylediğimizde kimse anlamıyor. O nedenle, içimizdekileri gönlümüz nasıl arzu ediyorsa, olabildiğince kırmadan, dökmeden dile getirmeğe çalışıyoruz.
Galiba, ülkemizin çölleşmemesi, ormanlarımızın yok olmaması, kültür arazilerimizin halka geçim kaynağı olmayı sürdürmesi için sesimiz, umulandan, beklenenden biraz yüksek çıkıyor.
“Bu kadar kusur kadı kızından da bulunur” derler.