Dolmabahçe Sarayı, Boğaziçi’nin modern tezyinatıdır.
Bütün ihtişamıyla günün 24 saatinde yanı başındaki Boğaz’la söyleşen (sırlarını adeta onunla paylaşan), taşların sanat eserine dönüştüğü Dolmabahçe Sarayı, büyük medeniyetlere ev sahipliği yapmış Boğaziçi’nin modern tezyinatıdır. Boğaz boyunca sıralanan yapılar içerisinde bambaşka bir özelliğe ve güzelliğe sahiptir o. Osmanlı’nın son büyük ihtişamının yansıması olan bu muhteşem saray, Osmanlı’nın ekonomik anlamda darboğazda olduğu bir zamanda yaklaşık beş milyon altına yaptırılmıştır. Bu saray sadece bir ihtişamın yansıması değil, modern hayata geçişin de müşahhas bir simgesiydi. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde Dolmabahçe Sarayı’yla ilgili şu açıklayıcı bilgilere yer verilmektedir:
“110.000 metrekarelik bir alana yayılan Dolmabahçe Sarayı’nda ana yapıyı oluşturan Mâbeyin, Muayede Salonu, harem ve veliaht dairelerinden başka Bezmiâlem Vâlide (Dolmabahçe) Camii, ıstabl-ı âmire (has ahır), tiyatro, serasker dairesi, saat kulesi, hazîne-i hâssa ve mefruşat daireleri, bu grubun hemen arkasına düşen yerde de Kuşluk, Camlı Köşk, gedikli câriyeler ve kızlar ağası daireleri, hareket köşkleri, Hereke Dokumahânesi, Baltacılar, Agavât, Bendegân ve Musâhibân daireleriyle bu yapıların halkını doyuracak nitelikte olan matbah-ı âmire gibi bölümler bulunmaktadır. Ayrıca bir kayıkhâne ile önünde kayıklar için bir de büyük liman vardı. Sarayın, gerek II. Abdülhamid’in uzun süren saltanatı boyunca (1876-1909) kullanılmaması ve dolayısıyla ciddi bir bakım görmemesi, gerekse deprem, yangın gibi âfetler ve yanlış şehircilik uygulamaları yüzünden tiyatro, kayıkhâne ve serasker daireleri bütünüyle, ıstabl-ı âmire ve matbah-ı âmire gibi bölümleri ise kısmen ortadan kalkmış, bazı bölümleri de farklı amaçlar için kullanılır olmuştur. Dolmabahçe-Ayaspaşa arasının tanzimi sırasında ıstabl-ı âmire yıkılıp yerine Mithat Paşa Stadyumu yapılmış, tiyatro da ortadan kaldırılarak sadece bir kalıntısı bırakılmıştır. 1956’da Cumhuriyet döneminde garaj ve muhafız polislere koğuş olarak kullanılan kayıkhâne yıktırılmış ve önündeki kayık limanı kısmen doldurulmuştur.
Sarayın selâmlık ve harem bölümlerini ayıran âbidevî ölçülerdeki Muayede Salonu, 25 × 37 m. boyutlarında kareye yakın bir plana sahiptir. İçeriden kubbe, dışarıdan çatı ile örtülü olan ve geleneksel bayramlaşma törenlerinin yapıldığı bu mekân, zaman zaman yabancı devlet adamları şerefine verilen törenlere de sahne olmuştur. Sarayın en önemli bölümlerinden birini de harem oluşturmaktadır. Plan açısından en karmaşık bölüm olan haremde beş büyük salon bulunmaktadır. Bunların en önemlileri, renklerinden dolayı Mavi Salon ve Pembe Salon adlarıyla anılan ikinci kattaki salonlardır. Mavi Salon padişahın harem halkıyla bayramlaştığı yerdi. Pembe Salon ise harem halkının günlük sohbetlerini sürdürdüğü bir mekân olarak kullanılıyordu.
Mâbeyin’i hareme bağlayan yaklaşık 300 metrelik koridorda ikisi demir olmak üzere toplam altı kapı yer almaktadır. İkinci kat seviyesindeki bu koridorun bitiminde karşılaşılan ilk mekân vâlide sultanın kabul odası, ondan sonraki de vâlide sultanın yatak odasıdır. Deniz tarafında yer alan bu iki odanın ardında, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra İstanbul’a geldiğinde bu sarayda kalan Mustafa Kemal Atatürk’ün çalışma ve yatak odaları bulunmaktadır; alt kattaki oda ve salonlar ise yan hizmetler için kullanılmaktaydı.
İç ve dış süslemeleri açısından yapılar, XVIII. yüzyılda belirmeye başlayan Batı etkilerinin tipik örneklerini sergilemekte olup bu etkilerin ilk görülmeye başlandığı yerler Hazine ve Saltanat kapılarıdır. Barok nitelikler taşımakla birlikte Roma İmparatorluğu’nun kudret sembolü zafer taklarından da etkilenmiş olan bu kapılar, rokoko ve ampir özellikli süsleme motifleriyle sarayı dış dünyaya bağlayan bu noktalarda Osmanlı Devleti’nin ihtişamını vurgulayan bir fonksiyona da sahiptirler. Neo-klasik bir düzenleme içinde Mâbeyn-i Hümâyun cephelerinde kullanılan antik motifler bordür, pano ve üçgen alınlıklarla sınırlandırılmış, süslemeler genel olarak mimari bütünlüğü bozmayacak biçimde düzenlenmiştir. Mâbeyin ile harem bölümleri arasında âbidevî görüntüsüyle hemen dikkati çeken Muayede Salonu ise farklı ve daha yoğun bir süsleme anlayışı içinde ele alınmıştır.”(1)