Merhum Yavuz Bahadıroğlu; jest ve mimiklerini çok iyi kullanan, tarihî konulardaki bilgi birikimi üst düzeyde olan etkili bir hatipti. Edirne’den Kars’a, Sinop’tan Anamur’a kadar il, ilçe demeden, hangi şart altında olursa olsun, Anadolu’yu adım adım dolaşarak bildiklerini (cö)mertçe paylaşan bir bilgeydi. Sadece Anadolu’dan değil; başta Almanya olmak üzere Hollanda, Fransa, İngiltere, ve Belçika gibi Türklerin yoğun olduğu ülkelerden gelen davetlere de mutlaka icabet ederdi.
O; yıllar sel misali akıp gitse de, gelen her yeni yılı, yeni bir başlangıç, yeni bir umut, yeni bir ufuk, yeni bir beklenti olarak gördü. Yaşama sevincini onlarla biledi. Her anını okuyarak değerlendirdi. Okudukları onu yazmaya yöneltince yüzlerce eser çıktı ortaya.
O, “Merhaba Söğüt” romanında, Gündüz Alp ve Ertuğrul öncülüğündeki Kayıhan Boyu’nun Moğol belâsından dolayı yurtlarını bırakıp Anadolu’ya göç edişlerini, bu sırada yaşanan sıkıntıları, Selçuklu Sultanı’nın, yardımlarına karşılık olarak onlara Domaniç ve Söğüt’ü yurt olarak vermesini bütün ayrıntılarıyla etkili bir üslûpla anlatır bizlere.
O; “Buhara Yanıyor” romanında, Harzemşahlar Devleti’nin Cengiz Han eliyle yıkılışını, tahlil ve analizleriyle birlikte gelecek nesillere ders vermesi için kaleme aldı.
O; kimine göre zalim, kimine göre dâhi, kimine göre Osmanlı Devleti’ni derleyip toparlayarak adeta yeniden inşa eden, en çok tartışılan padişahlardan, Bağdat ve Revan Fatihi IV. Murad’ı aynı adlı romanıyla bütün açıklığıyla bize öğretti. Askerî eğitim görmediği ve sancağa çıkmadığı hâlde kısa ömründe önemli işler yapan IV. Murad gibi bir dâhiyi onun kaleminden tanıdık. O; bu tarihî simayı tarihteki gerçek yerine oturtmaya çalıştı ve başardı.
O; bir ömür boyunca bildiklerinin zekâtını, onları başkalarına da öğreterek vermiş; bunu büyük bir sorumluluk olarak görmüş, samimiyetiyle milyonların kalbinde taht kurmayı başarmıştı. Bu çerçevede yakın tarihle ilgili bulanık ve muğlak konulara açıklık getirmişti.
O; bembeyaz saçıyla ve sakalıyla, adeta tarihten ve destanlardan fırlamış günümüzün Dede Korkut’uydu. Zaferlerle, sevgi, barış, kardeşlik ve hoşgörü duygularıyla dolu şanlı mâziden, umutlarla karılmış istikbâle kurulan hakikat ve muhabbet köprüsüydü o.
O, aynı zamanda usta bir radyo programcısıydı. Moral FM’deki doyumsuz sohbetleri hâlâ kulaklarımızdadır. Moral FM’de Abdullah Arıdoru ile gerçekleştirdiği “Geçmiş Zaman Olur ki” programı ile “Hayatın Yorumu” programları gönüllerimizi adeta kanatlandırırdı.
O; kendi tabiriyle “Hz. Ebubekir kadar fedakâr, Hz . Ömer kadar sert ama mert; Hz. Osman kadar mülayim; Hz. Ali kadar cesur; Mevlâna kadar âşık; Yunus kadar duygusal; Gazali kadar âlim; Bediüzaman kadar mantıklı; Evliya Çelebi kadar dinamik, Sadi kadar hayalperest, Nasreddin Hoca kadar komik” olmak isteyen bir tevazu abidesiydi.
Birbirinden kıymetli romanlarıyla tarihi sevdiren adam olarak tanınan Yavuz Bahadıroğlu, birçok kurum ve kuruluş tarafından ödüllendirilmiştir. Bu çerçevede 1979’da “Köprübaşı” adlı romanıyla Türkiye Milli Kültür Vakfı’ndan “Roman Teşvik Ödülü”nü, 1982’de ise Türkiye Yazarlar Birliği’nden çocuk edebiyatı dalında “Yılın Yazarı” ödülünü almıştır. Yine Birlik Vakfı tarafından 20 Kasım 2004″te “Tarihi Sevdiren Adam” unvanıyla ödüllendirilmiştir. Onu asıl ödüllendiren, romanlarının yüz binlerce satmasını sağlayan okurlarıdır. Bu sevgiyi onun imza günlerinde, sohbet ve konferanslarında görmek mümkündü.
O, 24 Ekim 2020 tarihli Akit gazetesindeki “Âh Gamlı Hazan” adlı yazısında “Yaratıcı’nın rızası olmadan sarı yaprağın bile düşmeyeceğine inanan bendeniz, nedense yaprakların sararması karşısında tarifsiz hüzünlere düşüyorum. Zaten hâzân mevsiminin hüzün mevsimi sayılmasının sebebi de tabiatın ölmeye yatmasıdır. Her şey gibi, insan da yalnızlaşıyor! Yaprakların tekrar yeşerip açmasını bir daha hiç göremeyecekmişiz gibi geliyor.” diyordu. Bu onun ölmeden evvelki son yazılarından biriydi. Ölüm sanki içine doğmuştu. Zira baharın tekrar gelişini görüp göremeyeceği konusunda derin endişeler taşıyordu. Nitekim endişelerinde haklı çıktı. Nevbaharı dünya gözüyle bir daha göremedi.
Yavuz Bahadıroğlu son nefesine kadar sırat-ı müstakim üzere yaşadı. “Emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i anil münker (iyiliği emretmek, kötülükten men etmek)” vazifesini eksiksiz olarak yerine getirdi. Asıl hesabın rûz-ı mahşerde Allah’a verileceği şuuruyla yaşadı.
Türk edebiyatının tarihî roman sahasında önemli şahsiyetlerinden biri olan Yavuz Bahadıroğlu’nun gerek hayatı gerekse romanları üzerine ne yazık ki bugüne kadar kapsamlı bir ilmî çalışma yapılmamıştır. Oysa onunla ilgili onlarca bilimsel çalışma yapılmalıydı. Umarım tarih ve edebiyat sahasında çalışan akademisyenler bundan sonra bu konuya eğilirler. Belediyeler ve valilikler de onun adını okullarda, cadde ve sokak adlarında yaşatırlar.
Ankebut Suresi’nin 57. ayetinde geçen “Küllü nefsin zaikatül mevt sümme ileyna turce’un (Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.) ” hakikatinin ger(ç)eği her fâni gibi Yavuz Bahadıroğlu için de tecelli etti. Merhum Bahadıroğlu’nun cenazesi Eyüp Sultan Camii’ndeki cenaze namazının ardından aynı caminin haziresine defnedildi. Ona milletçe hepimiz minnet ve şükran borçluyuz. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.