Bir süredir bulunduğum Antalya’da hava kapalı. Kimi kez gündüzleri, kimi kez de geceleri yağmur yağıyor.
Antalya’da da tanıdıklarımız var. Telefonla görüşüyoruz ama hava koşulları nedeniyle bir araya gelemiyoruz.
Tek başımıza kalıyoruz diye üzüntüye kapılmamız, kendimizi bırakmamız gerekmiyor.
Hiçbir acı ve üzüntü, insanın dayanma gücünü aşacak mertebede değildir.
Örnek mi istiyorsunuz?
Anneniz ölüyor dayanıyorsunuz. Babanız ölüyor, dayanıyorsunuz, Eşiniz ve diğer candan yakınlarınız ölüyor, ona da dayanıyorsunuz. Çünkü yaşam devam ediyor, durmuyor.
Acılar içinizden çıkmıyor ama yine konuşuyor, yine uyuyor, yine yiyip içiyor, yine gülümsüyorsunuz.
İçinde bulunduğumuz ortama ayak uydurmak elinizde.
Robenson’un ıssız bir adada, tek başına yıllarca kaldığını, yabani keçileri yakalayıp ehlileştirdiğini, sütünden yararlandığını, başka yiyecekler bulduğunu, yatacak olanaklar yarattığını kitaplar yazıyor. Gerçek olsun olmasın, yazılanları, zorunlu olduğunuzda siz yapamaz mısınız?
Elbette yaparsınız.
O zaman birkaç gün, ya da çok daha uzun süre güneşi görmemeniz, kimseyle karşılaşmamanız sizi niye altından çıkılmaz üzüntülere gark etsin?
Ozan, “Sönmez ebedi her gecenin bir gündüzü vardır” demiyor muydu?
Kelkit’te yaşayan, Hacı yengemin kardeşinin hanımı vardı. İsmi; Rıfkıye Hanımdı. Öz be öz Gümüşhaneliydi. Babası Baş kadıydı (Hâkim) Babasından maaş alıyordu. Önce eşini, sonra 9 çocuğunu değişik yaşlarda ve değişik zamanlarda kaybetti o kadar acıyı içine gömerek 90 yaşlarına yaklaşacak kadar yaşadı.
Üzülmek için mazeret aramaya gerek yok. Yaşamak için fırsat yaratmaya gerek var.
Günler, bir biri ardı sıra geçip giderken, biz de, hangi koşullar altında olursa olsun, bir yolunu bulup hayata tutunacağız.
Yeter ki, umudumuzu kaybetmeyelim.