Spor, insanların ruhen ve bedenen sağlıklı yaşamaları için yaptıkları bir çeşit yarışmalı eğlencedir. Hayatın durağanlaştığı demlerde onu eğlenceli kılmaktır. Kasları harekete geçirmektir. Bunun dışında spora büyük misyonlar yüklemek onun ruhuna aykırıdır.
Spor; dili, dini ve ırkı farklı insanları dostluk ve kardeşlik etrafında birleştiren ve kardeş yapan güçlü bir rabıtadır. O, evrensel değerler üzerine inşa edilen muhkem bir dostluk ve kardeşlik köprüsüdür. Spor, centilmenlik ruhu içerisinde dostluğa kapı ve pencere aralamaktır. İnsanlığın ve barışın ortak evrensel dilidir spor. Sevgi çatısı altında toplanmaktır.
Spor deyince onun bir nevi ikizi mesabesinde olan ahlak da akla gelir. Ahlak, genel anlamda bize insan vasfı kazandıran üstün insanî değerlerdir. Bu yönüyle maneviyatın da dinamosudur. Ahlakın olmadığı yerde insanlıktan da bahsedilemez. Kişi ahlakla insan olur ve insan kalır. Ahlakın tükendiği yerde insan sureten insandır. Buna insan müsveddesi diyebiliriz.
Sporla aynı düzlemde yer alan “etik” ve “moral” kavramları da bu minvaldedir. “Etik” Yunanca “ethos” sözcüğünden “moral” ise Latince “mos” sözcüğünden neşet etmiştir. Her iki kelime de “gelenek, görenek, alışkanlık” mânâlarında kullanılmaktadır. “Moral”in karşılığı olarak kullanmakta olduğumuz “ahlak” kelimesi ise Arapça “hulk” kökünden doğmuştur. “ethos” (etik) ile “mos” (moral-ahlak) arasında bir mânâ farkı yoktur. Bu, sporda da böyledir.
Sporla ahlâk ve maneviyat bir araya gelince, o özlemini duyduğumuz üstün insan modeli yakalanmış olur. Böyle bir ahlakla ahlaklanan insan, rakibini kardeş olarak görür, ona kardeşçe muamele eder. Ona ‘bir şekilde alt edilmesi gereken bir varlık’ gözüyle bakmaz.
Rakip, ‘rekabet edilen kişi’ demektir; düşman demek değildir. Rekabet mutlak surette ahlakî ölçüler dâhilinde olmalıdır. Bu, her alanda olduğu gibi, sporda da böyledir. Rakip hiçbir zaman düşman olarak görülmemelidir. Zira rakibin olmadığı yerde yarış, dolayısıyla da spor yoktur. Muzafferin varlığı, rakibin varlığının neticesidir. Bu bir sebep-sonuç ilişkisidir de…
Sporda etik her şeyin başıdır. Zira spor kelimesi etik kelimesini de sırtında taşır. Çünkü spor, etik kurallara uygun olduğu takdirde bir anlam ifade eder. Etik kuralların görmezden gelindiği ve yok sayıldığı yerde kavga, kargaşa ve kaos vardır. Bunların hiçbiri sporun o tertemiz ruhuyla bağdaşmaz. Sporda tek maksat zafer değil, karşılıklı etkileşimdir.
Spor ahlakı, sportmenlik(fair play) ile ifade edilir. Bunu ‘sporda centilmenlik’ olarak da niteleyebiliriz. Fakat ‘fair play’ sadece sporcuyla sınırlı bir kavram değildir. Yöneticisinden antrenörüne, hakeminden taraftarına kadar sporun içindeki herkes bu güzel ahlakla ahlaklanmalıdır. Sporun içindekiler söz ve davranışlarını bu çizgide ortaya koymalıdır.
Sporcu topluma örnek olması gereken insandır. Birçok gencimiz meşhur sporcuları kendine model olarak alır. Onlar gibi giyinir, onlar gibi hareket eder. Bu, örnek güzelse avantaj, örnek kötüyse dezavantajdır. Bu da gösteriyor ki sporculara bu hususta çok önemli görevler düşüyor. Zira onların hayatı sadece kendi yakın çevrelerine tesir etmiyor. Gün gelir aktif spor hayatı noktalanır. Şöhret bir mum misali erir. Her şey unutulur; fakat “fair play” asla unutulmaz. Bizi yaşatan, zaferlerden çok, onları elde ediş şeklimiz ve örnekliğimizdir.
Sporda sağlık, zaferden çok daha önce gelir. Zaten spor da sağlık için yapılır. Önemli olan müsabakayı sağlık ve esenlik içinde neticelendirmektir. Kazanma hırsıyla rakibi sakatlamaya, onun spor hayatını bitirmeye kadar varan hareketler sporun etiğine uymaz. Böyle yapanlara sporcu da denmez; kaba tabirle ‘insan kasabı’ yahut ‘haydut’ denir.
Sporun, sporun ötesine geçmemesi ve ahlâkî zaaflara kapı aralamaması için medyaya da çok önemli görevler düşmektedir. Nafakasını bu işten temin eden spor medyası, şiddete prim vermemelidir. Evvela medya birkaç yüz gazete fazla satmak için tahrik edici haberlerden uzak durmalıdır. Haber ve yazılar, fanatizm gözlüğü çıkarılarak kaleme alınmalıdır.
Bazı spor otoritelerinin maçlardan evvel sarf ettiği “Kazanmak için savaşmalıyız” ifadesini, söyleyenin kastı ne olursa olsun, talihsiz bir söylem olarak görüyorum. Ne demek savaşmak?… Hani spor barış, dostluk ve kardeşlikti? Bunun yanında tribünlerden zaman zaman yükselen “Vur, kır, parçala; bu maçı kazan!” sözleri futbolda şiddete ve ahlâksızlığa çağrıdır. Bu çağrıyı yapanlar, doğacak menfi neticelerin sorumluluğunu taşıyabilecekler mi?
Günümüzde sporda, özellikle futbolda ırkçılık baş gösterme eğilimindedir. Farklı ırkları, farklı renkleri, farklı dinleri ve farklı kültürleri bir ve beraber tutan sporun, ayrılığa ve fertleri dışlamaya çanak tutması kabul edilir bir şey değildir. Bu en çok da Batı’da yapılıyor.
Ülkemizde geçmiş yıllarda çirkin bir şike süreci yaşandı. Teşvik primi tartışmaları oldu. Herkesin kirli çamaşırları ortaya döküldü. Masum insanlar da ne yazık ki zan altında bırakıldı.
Sporda “her şeye rağmen kazanmak” anlayışı ahlâkî değildir. Hep kazanmak, kapitalizmin açgözlülüğüdür. Asıl mühim olan zafer değil, zafere giden yolda akıtılan misk ü amber kıymetindeki terdir. Zira bir müsabakada sadece bir taraf kazanabilir. Kazananı göklere yükseltirken, kaybedeni yerin dibine sokan bir anlayış, nerden bakarsanız sakattır.
Taraftarın bir oyuncuya küfrederken öncelikle empati yapması gerekir. Bir anda roller değişse acaba o kişi, yediği o küfürlerin altında kalabilir mi? Bunu içine sindirebilir mi?
Günümüz sporunda rakibe bakış açısı yanlıştır. Rakip, oyunun bir paydaşı görülmesi gerekirken, cephede silahını kendisine doğrultmuş bir düşman gibi görülmektedir. Oysa spor tek başına yapılan bir şey değil; rakip varsa sen varsın. Rakip senin düşmanın değil, varlık sebebindir. Hem siz aynı işi yapan insanlarsınız. Yani meslektaş. Nerde meslekî dayanışma?
Sporcunun rakibine hile yapması ve onu rencide etmesi her şeyden evvel kul hakkıdır. Bunun manevî mesuliyeti büyüktür. Dinî hassasiyetleri güçlü olanlar, buna dikkat eder. Bugün hakemi aldatan yarın kimi aldatmaz ki?… Zira aldatmak bir ahlâkî zaaftır. Resulullah’ın deyimiyle “aldatan bizden değildir” Sahaya yabancı bir cisim atarak rakip oyuncunun hayatını tehlikeye atanlar, taşıdıkları kötü niyet ve fanatizm bakımından sokakta polis taşlayanlardan farksızdır. İkisinde de kaos ortamı oluşturma ve dostluğa zarar verme gayesi vardır.
Sporda önemli olan eşit şartlarda yarışmaktır. Bunu zedeleyen unsurların başında “doping” gelmektedir. Doping yapmak önce kendini, sonra da bu yolda kendine destek ve gönül veren taraftarları kandırmaktır. Bir çeşit emek hırsızlığıdır. Ahlâkî değerleri hiçe saymaktır. Sporda etiğin iflasıdır. Fakat bu sadece sporcunun değil, antrenörün, doktorun ve yöneticinin de içinde olduğu bir şebekenin spora vurduğu ağır darbedir. Güçsüzlüğü ahlaksızlık yorganıyla örtme gayretidir. Sporcunun mevcut gücünü sun’i olarak artıran doping bir ahlâkî zaafın göstergesidir. Böyle bir davranış, sporun evrensel değerleriyle bağdaşmaz.
Spor, özellikle futbol, dünyada bir eğlence olmaktan çıkmış büyük paraların döndüğü ekonomik bir sektör hâline dönüşmüştür. Bu durum baskıları da beraberinde getirmiştir.
Sporda kazanmayı bütün ahlâkî değerlerden önde tutmak, sporun ve fair play’in ruhuna aykırıdır. Spora maksadının dışında ağır misyonlar yüklemek, onu bir sanayi olarak görmek ve ‘darphane’ addetmek ahlâkî zaafları da beraberinde getirmektedir. Sorunun asıl kaynağı da budur. Materyalist bakış açısı sporu da kirletmiş, amacından uzaklaştırmıştır.
Gerçek sporcu, etik olmayan başarıyı elinin tersiyle itendir. Dürüst sporcu, ter kokmayan bir başarıyı kişiliğiyle bağdaştıramaz. Atatürk ne güzel söylemiş: “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlâklısını severim” diye. Ahlâk olmayan yerde zafer değil, kokuşma vardır.
Günün birinde bütün kimliklerimiz elimizden uçup gidecek; ama insanî kimliğimiz hep bizimle kalacak. Aktif spor hayatımızı noktaladığımızda geçmişte yaptıklarımızdan utanmamak ve vicdan azabı duymamak için, ahlâkî ölçüleri kendimize şiar edinmeliyiz.