Bilimin bunca ilerlemesine rağmen depremlerin önceden bilinmesi bugünün şartlarında bile ne yazık ki mümkün değildir. Anlaşılan o ki deprem uzun bir süre daha gizemini koruyacaktır. Bunun içindir ki elimizden gelen tek şey sağlam binalar yapmaktır.
Yeri gelmişken depremle ilgili bir kısım terimlerin de açıklığa kavuşturulmasının faydalı olacağına inanıyorum. Bunlardan ilki, çok sık duyduğumuz artçı depremlerdir. Artçı deprem ana sarsıntıdan sonra, yerkabuğunda bozulan dengenin sağlanması için meydana gelen küçük depremlerdir. Öncü deprem, daha büyük bir depremden ya da ana şoktan birkaç saniye ya da birkaç hafta önce gelen ve büyük depremin kırılma alanının içinde ya da yakınında ortaya çıkan küçük titremelerdir. Büyüklük, bir depremin kuvvetinin ya da ortaya çıkarttığı gerilim enerjisinin sismografik gözlemlere dayanarak ölçümüdür.
“Sismograf” yerin hareketlerini, özellikle de depremleri kaydeden cihazdır. 1935’te Charles Richter tarafından geliştirilen logaritmik bir ölçeği esas alır. Sismolog, deprembilimci demektir. Sismogram, depremin bir sismograf tarafından kaydedilen yazılı kaydıdır.
Büyük deprem, Richter ölçeğinde 8 ve üstünde büyüklüğü olan depremlerdir. Fay (kırık) yerkabuğu ve üst mantoda kaya tabakalarının koptuğu ve kaydığı yerdeki zayıf noktadır. Başka bir deyişle yerkabuğundaki deformasyon enerjisinin artması sonucunda, kayaç kütlelerinin bir kırılma düzlemi boyunca yerlerinden kayması ile ortaya çıkan kırıktır. Faylar depremler sonucunda ortaya çıkar, depremler de daha önceden var olan faylar boyunca ortaya çıkar. Kırılma, bükülme ya da yön değiştirme demektir. Yeryüzü kabuğunu meydana getiren dev bölümlerden her birine “levha” denir. Levhalar sürekli hareket halindedir.
“Şiddet” herhangi bir derinlikte olan bir depremin yeryüzünde hissedildiği bir noktadaki gücünün ölçüsüdür. Şiddet; deprem şiddetini belirlemek için yapılan ve depremin insan, eşya, yapı ve yere yaptığı etkilerin derecesine dayanan ölçektir. Belirli bir yerdeki depremin insanlar, yapılar ve toprak üzerindeki etkisinin ölçüsüdür. Şiddet yalnızca depremin büyüklüğüne değil, merkez üssünden uzaklığına ve o yerin yapısına bağlıdır.
Hayatın acı gerçeklerinden biri olan deprem sadece yerbilimcileri (jeologları) ilgilendiren bir konu değildir. Aksine deprem yerbilimlerinden inşaat mühendisliğine, tarihten sosyal psikolojiye kadar birçok disiplini kapsayan disiplinler arası çok geniş bir konudur.
Bu ülke insanı tarih boyunca ne depremler gördü.
Bu ülke insanı tarih boyunca ne depremler gördü. Adana-Ceyhan Depremi’ni 27 Haziran 1998’de, Marmara Depremi’ni 17 Ağustos 1999’da, Düzce Depremi’ni 17 Kasım 1999’da yaşadık. Bu depremlerde çok büyük miktarlarda can ve mal kayıpları verdik, binlerce insanımız yaralanıp sakat kaldı. Yuvalar dağıldı. Çocuklar yetim ve öksüz kaldı. Nice civanlar toprağın kara bağrına gömüldü. Ocaklara ateş düştü. Düzen, yerini keşmekeşe bıraktı.
Bundan çeyrek asır evvel böyle bir senaryo yaşadı güzel ülkemiz… Bu aslında senaryodan öte bir hakikatti. Son büyük depremden (17 Ağustos 1999) bugüne kadar 24 yıl gibi uzun sayılabilecek bir zaman geçti. Türkiye olarak o acı günlerden ders alacak yerde, deprem gerçeğini unutur olduk. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmaya başladık. Öyle ki etrafta açıkça gözüken deprem çatlaklarını sıvalarla kapatarak güya acılara set çektik. Yıkılması gereken binaları eğreti kolonlarla ayakta tutmaya çalıştık. Yeni yapılar inşa edilirken eski kör mantığı bir kenara bırakamadık. Pansuman çözümlerle durumu idare ettik, günü kurtardık. Ölüm hücrelerini inşa edenler çok geçmeden aklanarak(!) hapisten çıktı.