Bugüne kadar şiir üzerine neler söylenmemiştir ki!… Şiir üzerine sessiz düşünenlerin yanında, fikrini yüksek perdeden dile getirenler de olmuştur. Bazıları, içinde birikenleri kitlelerle paylaşmış, bazıları da bu alana ilgi duyanlara yol göstermiştir. Fakat şiirin nasıl yazılması gerektiğine dair nasihat verenler, şiirin nasihat dinleyerek yazılamayacağını, şiirin önceden var olan bir duygu temeli üzerine oturtulduğunu akıl edememişlerdir.
Türkiye’de yazı(roman, hikâye, makale, deneme) yazan isimlerin çoğu, aynı zamanda şiirle de uğraşmaktadırlar. Esas işlerinin yanında şiire de zaman ayırmaktadırlar. Sanki şiir yazmamak bir eksiklikmiş gibi o alanı da ilgi sahalarına dâhil etmektedirler. Bu isimlerden birisi de Trabzonlu araştırmacı-yazar Mustafa Yazıcı’dır. Kendisi ortak ve ferdi olmak üzere altmışın üzerinde kitaba imza atmıştır. Bu kitaplardan altı tanesi de şiir içeriklidir. Bu kitaplardan sonuncusu olan “Hey Gönüldaş” tan bahsedeceğim size. Kitapla ilgili değerlendirmelere geçmeden evvel Yazıcı’nın ‘Hey Gönüldaş’ adlı kitabının arka kapağındaki ‘Gönülden Gönüle Sürgün’ adlı şiirinden bir bölümü dikkatinize sunmak istiyorum:
“Daha çok sürgün verdik gönüldaş!
Daha çok fışkırdık, filizlendik
Daha çok tazelendik…
Daha çok gürlendik, güzellendik…”
Şair Mustafa Yazıcı şiiri hak ve hakikati geniş kitlelere ulaştırmada bir vasıta olarak görüyor. Şiiri gönül eğlencesi olarak görmüyor. O, şiire bu yönüyle bir misyon(görev) yüklüyor. Bu açıdan bakınca yolları Necip Fazıl’la kesişiyor. Üstad Necip Fazıl, şiirin cemiyetteki konumunu ve amacını şöyle izah ediyordu: “Bizce şiir, mutlak hakikati arama işidir. Eşya ve hadiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahcup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nispetlerini bularak mutlak hakikati arama işi…”
Mustafa Yazıcı, şiirlerini bir seri halinde yayınladı ve bu seriye “Erciyes’ten Haykırışlar” adını koydu. O, Yüksek İslâm Enstitüsü’nü Kayseri’de okuduğu için uzun süre Erciyes’le iç içe yaşadı, oradan ilham aldı. ‘Hey Gönüldaş’ adını taşıyan bu şiir kitabı, serinin altıncı eseri olarak karşımıza çıkıyor. Değişik gazetelerde yazdığı yazılarda köşesinin adı da ‘Gönüldaş’tı. Bununla ilgili olarak kitabın ‘Sunuş’ yazısında şöyle diyor:
“Şiirlerimi ‘Erciyes’ten Haykırışlar’ adı altında seri halinde kitaplaştırmaktayım. Erciyes, Türkiye’de en son sönmüş yanardağdır. Dünyadaki arkadaşları yeniden ateş püskürmüştür. Müslüman-Türk milleti sönmüş yanardağ misali sessiz sanılırken yeniden yanardağ patlaması misali bir uyanış gösterebilir. Bu nedenle bu konudaki tarihî tezimiz şiirsel ve edebî olarak da doğrudur.”
Yazıcı’nın birinci hamur kâğıda basılan ‘Hey Gönüldaş’ taki şiirleri genellikle öğretici(didaktik) özellikler taşımaktadır. Kitap 133 sayfadan meydana gelmektedir. Bazı bağımsız dörtlükleri de sayarsak kitapta yüze yakın şiir bulunmaktadır. Şair, kitaba isim olmuş ‘Hey Gönüldaş’ adlı şiirinde kendine yakın bulduğu insanlara şöyle seslenmektedir:
“Hey gönüldaş!… / Kendini aş…
Allah’a yaklaş… / Geçmeden yaş
Saadete ulaş… / Dostla kucaklaş…”
Mustafa Yazıcı, ilahiyatçı olduğu için doğal olarak şiirlerinde dinî ve tasavvufî motiflere sıkça rastlanmaktadır. O, şiirlerinde dünyanın geçiciliği, manevî hayatı tanzim etmenin önemi, vefa duygusu, cemiyetin meseleleri, Allah sevgisi, ölüm, dostluk, eğitim, vatan sevgisi, Karadeniz, Trabzon, Erciyes gibi temaları ve konuları işlemiştir.
O, şiirlerini daha çok serbest tarzda yazmıştır. Heceyle yazdığı şiirleri azdır. Fakat kafiyelerden azamî derecede istifade etmiştir. Şiirde ölçüye riayet etmemiştir. Daha çok dörtlük ve beyit formlarını kullansa da bu konuda ısrarcı değildir. Şiirlerinde ağır imgeler yoktur. Daha doğrusu imge oluşturmaya gayret etmemiştir. Söylediklerini düz bir şekilde ifade etmiştir. Şiirlerinde derinlik yoktur. Bu yüzden onun şiirlerini vasat okuyucu da rahatlıkla anlayabilir. Zaten gayesi bazı gerçekleri şiir formunda dile getirmektir. Sanat ve hüner gösterme peşinde değildir. Dili sade ve pürüzsüzdür. Şiire yeni bir renk ve soluk getirme iddiası yoktur. Onun asıl alanı araştırmacı- yazarlıktır. Duygu coşkunluğunu frenleyemediği zamanlarda şiire de el atmıştır. Sözlerimi onun “Yaşamak” adlı şiirinden aldığım dizelerle bitirmek istiyorum:
“Yaşamak, /Bazen denizde gümüşî pırıltı,
Rüzgârda esinti, / Ekmekte kırıntı…
Bazen dalgalarda hareket, / Sularda akış,
Hasatta bereket / Çiçekte açılış ve kokuş…
Bazen de yağmurda yağış, / Meyvede oluş…
Yıldızda ışık, / Güneşte doğuş…
Zamanda zaman, / Göklerde mavilik,
İnsanda mutluluk, Allah’a kulluk…”