Hakkın ve hakikatin zirvesinde, harlanmış bir döşekte yatar “Bizim Yunus”. Üzerine örttüğü yorgan dikenlerle nakışlanmıştır. Dağların, taşların, ağaçların ve kuşların gönül dilini konuşur. Hayatla alışverişinde hep verici konumundadır, almayı hiç düşünmez. Hayatın mânâsını ve gayesini tefekkür eder durur. Dünyaya meyli yoktur bu Hakk ve hakikat dostunun. Dünyaya dava için gelmeyen, işi sev(g)i olandır. Gönüllere taht kurandır.
Bizi biz yapan ve vakti zamanında itilip kakılmış, hor görülmüş aziz Türkçemizin en büyük şairidir Yunus Emre. O kutlu eşiğinde durduğu Türkçe, onunla yeni bir ivme ve hareket kazanmıştır. Yılkı atı muamelesi gören Türkçeyi dörtnala koşturandır o. Kirden, pastan birbirine karışmış bu soylu atın yelelerini gönül zemzemiyle yıkayıp şahadet parmaklarıyla tarayandır. Türkçenin ölü kuşlarını İbrahim misali diriltip kalp semalarında özgürlüğe uçurandır. Meyve vermez bir hâle döndürülen bu kadim dil ağacının kökünü uyandırıp, kurumuş dallarını yeşertip onlardan çeşit çeşit meyveler sarkıtandır. Salâsı okunan, adeta yıkanıp kefenlenen Türkçeye İsa’ca üfleyip onu yeniden diriltendir. Ölüme terk edilmiş yetim bir çocuğu andıran bu dili bir anne şefkatiyle emzirip besleyendir. Ecnebiler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından gözüne mil çekilmiş Türkçeyi, bir Köroğlu edasıyla kahramanca yeniden ayağa ve atağa kaldırandır. Mazlum bir Yusuf rolündeki bu dili, atıldığı kuyudan çekip kaldıran ve Yakup mesabesindeki bir milletin körelen gözlerini açandır.
Kadim yurdumuz Anadolu’nun gönül dilidir Yunus Emre. Milletinin nabzı onun nabzıyla birlikte atar. Aziz Türkçemizi aşk ve hikmet dili hâline getirerek ona hayat verendir. Onu uçurumun eşiğinden çekip kurtarandır. Erenler yolundan giden, edep erkân bilendir.
Yunus, zaman denizinde kulaç atan mahir bir yüzücüdür. Köpüklerden sarayları vardır okyanuslarda. O, ölümün güvertesinde hayatı temaşa eder mütebessim gözlerle. Hep güzel düşünür ve güzeli görür. Gariplerin, yoksulların ve yetimlerin yanında ve yakınındadır.
Yunus bir çağlayandır. Sonsuzluğun kıyısında bir okyanustur. Suları, susuzlara âb-ı hayat olmuştur. Canlar canını bulunca hiç düşünmeden kovanını yağma edendir. Gönül bahçelerinin en nadide çiçeğidir. Göklerde uçan bir kartaldır. Bulutların taşıyamadığı sudur. Güllerin tenhasında bülbülce şakıyandır. İnsanlığa kardeştir. Dövene elsiz, sövene dilsizdir.
Yunus, zirvesine yaklaştıkça uzaklaştığımız hissine kapıldığımız bir dağ şahikasıdır. Zira o, buzdağının sadece görünen kısmıdır. Onun gerçek büyüklüğünü anlamak, kendisine ancak gönül gözüyle ve basiret nazarlarıyla bakanlara nasip olur. O; Hoca Ahmed Yesevî’yle başlayan, Hacı Bektaş Veli’yle devam eden tasavvuf mektebinin şöhretli muallimlerindendir.
Anadolu toprağının gür sesidir Yunus. Onun o gür sesinde bütün bir milletin duygu ve düşünceleri cem olmuştur. O ki dillere ve gönüllere pelesenk edilmiştir adı. Yüzünde, merhamet esintisi olan gülücükler hiç eksik olmaz onun. Tebessümünün zekâtı bile aç gönülleri doyurmaya muktedirdir. Sekiz asır evvelinin merhamet iklimini taşır çağımıza.
Mehmet Kaplan’ın “Mukaddes Uçurum” olarak nitelediği Yunus Emre, aslında uçurumdaki insanlara el uzatandır, onları düştükleri bataklıktan çekip kurtarandır. Arafta kalanları Hakk’a, hakikate ve nihayetinde kurtuluşa çağırandır. Bu minvalde hak ve hakikat yolunda aydınlık yarınlara emin adımlarla yürümemizi sağlayandır. Zira Yunus sekiz asırdan beri yolunu kaybeden insanlığa yol gösterir, karanlıkta bocalayanlara ışık olur.
Bizim Yunus hiçlik kumaşından dokunan, bütün varları ihata eden rengârenk bir elbisedir. Bu elbisede her renge ve her rengin kırk tonuna rastlamak mümkündür.
Bir irfan gözesi olan Koca Yunus, ateşten heybesinde her dem yürekleri ferahlatan kar tanelerini taşıyabilendir. Mühürlenmiş kalplerin kilidini söz anahtarıyla açan bir çilingirdir. Bir çöl susuzluğunda çatlayan gönül dudağının bengisu hükmündeki katresidir.