“Göz odur ki, dağın ardını göre, akıl odur ki, başa geleceği bile”
Başa geleceği bilmek ve dağın ardını görmek bir eğitim, kültür, görgü, anlayış ve sezgi işidir. Bu da; sıradan insanların başarabileceği kadar kolay değildir.
Bir olayı herkes görüyor ama yorumları çok farklı oluyor. O yorumlar içinde gerçeği tüm ayrıntılarıyla yansıtabilen ya bir kişi çıkıyor, ya da hiç çıkmıyor.
Bir somut örnek verelim:
1915 Çanakkale savaşlarında, Yunanlıları, İngilizleri ve müttefiklerini yenebilecek ne yeteri kadar askerimiz, ne uçağımız, topumuz, tüfeğimiz ne de düşmanlardan üstün teknolojimiz vardı.
Nasıl oldu?
Düşmanın nerelerden boğazı geçmek isteyeceği yerleri bilen, onların asker, silah, donanma üstünlüğüne karşın, düşmanı etkisiz kılan; dağın ardını gören ve başa geleceği bilen bir dahi vardı Türk ordusuna kumanda eden. O da İngilizlerin, yüz yılda bir geldiğini söyledikleri dahi Mustafa Kemal’den başkası değildi.
1920’lerden bu yana pek çok devlet adamları geldi geçti. Belli bir seviyenin üstünde olan insanların belleklerinde yer edenlerin ve görev yaptıkları sürece devlet adamlarının sayısı iki elin parmaklarının sayısını geçecek kadar bile değildir.
Dağın ardını görmek, “Ben gördüm” demekle, başa geleceği bilmek de, “ben bildim” demekle olmuyor.
İçinde bulunduğumuz dünyada, tüm ülkeleri maddi güçleri, teknolojik güçleri, karada, denizde ve havadaki silah üstünlüğü ile gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkeleri hâkimiyetleri altına almaya çalışanlar, onlara şekil vermeye, yön vermeye gayret edenler var.
Gerek ülkeleri yönetenler, gerekse ülkeler üzerinde hâkimiyet kurmak isteyenler, örnek davranışlarıyla halkları kendilerine hayran bırakan bir durum sergilemiyorlar.
Pek çok sözlerinin, davranışlarının altında çapanoğlu çıkıyor.
Dağın ardını görebilecek, başa geleceği bilecek nitelikte insan aramak ve onlara bağlanmaktan başka çaremiz yok.
Aksi halde, güzel günleri hayal etmenin ötesinde bir kazancımız olmayacak.