Bir kamyonun ön tarafında gördüm, rahat okunabilir büyüklükteki yazılarla, “Babam sağ olsun” diye yazdırmış kamyoncu. Belli ki kamyonu babası aldı.
Babaların hali başka.
Bir başka kentimizde bir dostumuza rastladım. Küçüklüğünü bildiğim oğlunu sordum. “Büyüdü, İşletme Fakültesini bitirdi” dedi.
Şimdi ne yaptığını sordum?
“Beni işletiyor” dedi.
Nasıl işletiyor diye sorumu yineledim?
“İnşaat işleri yapıyor. İnşaatın; demirini, çimentosunu, kerestesini, çalışanların ücretlerini ben alıyorum. O da iş adamı diye çaba harcıyor” yanıtını verdi.
Yine tekrar ediyorum; “Babalar sağ olsun!”
Ben, babamı kaybedeli 48 yıl, annemi kaybedeli 38 yıl oldu. Onun için “Dostlar sağ olsun” diyorum.
Gerçi, dostlarımın yarıdan çoğunu da kaybettik ama kalanlarla yetiniyoruz.
Bu satırları sabahın 9.00 da yazıyorum. Bu saate kadar dostlarımdan 3 telefon aldım. Hayat, aile bireyleriyle birlikte dostlarla değer kazanıyor.
Yaşınız ne olursa olsun, dostlarla ilişkilerinizin sürdürüyorsanız, yaşama daha iyi sarılıyorsunuz. Zamanınızı daha iyi değerlendiriyorsunuz.
Hiç kimse ile irtibatınız yoksa, dünya kadar malınız, mülkünüz olsa neye yarar?
Moliere’in “CİMRİ” adlı eserinde geçen bir soru vardır: “Yaşamak için mi yemeli, yemek için mi yaşamalı?”
Varlığınızı yakınlarınızla, dostlarınızla paylaşmıyorsanız, o yaşamaya yaşama denmez.
İnsanlar geven gibi olmamalı. Geven biliyorsunuz, kırlarda bayırlarda biten, dikenli bir nebattır. Gölgesi olmaz. İnsanın gölgesi olmalı.
Nedir o gölge?
Varlığını paylaşmalı. O varlığın bir kısmını kamu için, dostlar için, ihtiyaçlılar için harcamalısınız.
İnancımız; veren elin, alan elden daha üstün olduğunu söyler.
Alan elden çok, veren el olmak istemez misiniz?
Onun için “Dostlar sağ olsun” diyorum. Maddi bir varlıklarından çok manevi varlıklarını yanınızda görmeniz de size yaşama sevgisi veriyor.