Din, insanın hayatını, ruhunu tanzim ve tamir eden manevî ilaç hükmünde bir sistemdir. Bu buhranlı çağda din yükselen değer olmuştur. İnsanlar saadeti maddiyatta arasalar da neticede bulamamışlardır. Bütün arayışlar iç huzurun sigortasının dinî inanç olduğunu göstermiştir. Geçen zaman, bütün değerleri bir değirmen misali öğüttü ve de öğütmeye devam ediyor. İnsanlar aradıkları huzuru bir türlü bulamıyorlar. Çünkü huzuru yanlış adreste arıyorlar. Adres yanlış olunca aramalar beyhudedir. Zira gerçek ve kalıcı huzur sadece İslam’dadır. Bunu ne kadar gizleseler de parça zamanla bütünü bulacaktır. Materyalizmin uşakları maneviyata giden yollara dinsizlik mayınları döşeseler de, her bir uzvumuzu kaybetsek de bizi huzura kavuşturacak menzile biiznillah varacağız.
‘Dünyada en büyük nimet nedir?’ diye sorsalar hiç tereddüt etmeden ‘Müslümanlık’ derim. Gerçekten de öyle değil midir? İslam, iki cihan saadetini sağlayan bozulmamış tek inanç sistemidir? Onun içindir ki İslam’ın alternatifi yoktur. İslam’ın alternatifi yine İslam’dır. Bizler bu nimeti hazır bulduğumuz için kıymetini bilmiyoruz. Bu inanç yolunda çilelere katlanmayı, fedakârlık göstermeyi denemediğimiz için onu yeterince önemsemiyoruz.
Dünyada yaşayan Müslümanların sayısı bir milyarın üzerinde olsa da bu rakam ne yazık ki Müslümanlığın etki sahasına yansımamaktadır. Dünyada Müslüman çok ama dinini dert edinen ve derdini seven güçlü Müslüman yok. Günümüzde Müslümanlık geriliği, fakirliği, üçüncü dünya ülkelerini çağrıştırıyorsa bunun suçlusu bu inanç sistemini hücrelerine sindiremeyen, gereğini yapamayan Müslümanlardır. Suçluyu Avrupa’da ya da Amerika’da aramaya gerek yok. Bizler gönüllü sömürge olduk dünyanın sözde efendilerine. Özgürlüğümüzü ellerimizle teslim ettik. Paryalığı sultanlığı tercih ettik.
Dünya Müslümanları Kur’an hakikatleri etrafında birleşebilseler, tek yumruk olabilseler, kalpler uhuvvetle atabilse bizi kimse esaret zincirleriyle bağlayamaz. Aslında bizi bize bağlayan o kadar güçlü bağlar vardır ki hepsi de çelik kuvvetindedir. Dinimiz bir, kitabımız bir, peygamberimiz bir… Bu kadar birin olduğu yerde niçin ikilik olsun ki?…
Müslümanların manifestosu şüphesiz ki Kur’an’dır; onu hadisler takip eder. Ötesi de icma ve kıyastır. Kur’an ve hadis dünyevî ve uhrevî pek çok meselemizi izaha muktedirdir. Ayrıntılardaki sis perdelerini kaldırmak ulemanın işidir. Durum bu iken sırat-ı müstakimden ayrılanların durumunu nasıl izah edebilirsiniz? Müslüman adetince az çok birbirinden değişik algılarla ve kavrayışlarla beslenen anlayışlar bizi bizden koparıyor. Emirler ve yasaklar(farzlar ve haramlar) şahsileştirilmeye çalışılıyor. Oysa Müslümanlıkta hangi konumda olursa olsun hiç kimseye farklı ahkâm uygulanmaz. İslam’da ahkâm umumidir.
Bazı kesimler İslam’ı ayrıntılara boğarak puslu hava oluşturup hakikatleri perdelemektedir. Bu kişilere baktığınızda nafileleri farzların önüne getirip gereksiz ayrıntılarla laf ebeliği yaptıkları, zihinleri bulandırdıkları görülür. Bu durum dinin esasını zedelemekte, insanların zamanını çalmakta ve inançlarını sis perdesi altında bırakmaktadır.
Önceliklerini yanlış belirleyen kişilerin akıbetinin hüsran olacağı açıktır. Bu durum Müslümanların inanç akideleri için de geçerlidir. Perişanlığımızın, dağınıklığımızın, uyuşukluğumuzun temel nedeni önceliklerin yanlış belirlenmesi ve ayrıntıların esas hükümleri gölgede bırakmasıdır. Bu kişilerarası ilişkilere de yansımakta zeminin kaymasına yol açmaktadır. Bizi aynı paydada birleştiren dinî hakikatlere sarılarak bu ayrılık uçurumundan uzaklaşıp selamete koşabiliriz. Aksi takdirde ancak uçurumun dibinde buluşabiliriz.
Türkiye başta olmak üzere bütün Müslüman ülkelerin en büyük meselesi inanç akideleriyle gelenekleri birbirine karıştırmasıdır. Dini, gelenekle bütünleştirme çabaları geleneğin kutsallaştırılması sonucunu doğurmuştur. Bu durum dinin doğru anlaşılmasını engellemiş, geleneksel kanaatler ayet ve hadislerin önüne geçmiştir.