Yavuz Bahadıroğlu, çocuk kitapları sahasındaki boşluğu görerek, gerçek adı olan Niyazi Birinci ismiyle çocuklar için birbirinden kıymetli kitaplar kaleme almıştı. O biliyordu ki çocuklarımız “Conan, Tommiks, Teksas ve Zagor” gibi ecnebi çizgi romanlarıyla büyürse gelecekte değerlerine, değerlilerine, milletine ve memleketine yabancılaşır. Bunu engellemek için onları kendi kültür ve medeniyet soframızdan beslemeliydik. O, “Bizim Can, Balıkçının Oğlu, Elmas Nine, Aynur’un Annesi, Sultanlar Sultanı, Çocuğun Ramazanı, Çocuk Hikâyeleri Serisi” adlı çocuk kitaplarıyla bu sofradaki çeşitliliğe katkıda bulunmuştur.
Yakın tarih deyince akla gelen birkaç isimden biriydi Yavuz Bahadıroğlu. Bu alanda derin bir bilgi birikimine sahipti. O; bildiklerini içinde saklayan değil, cümle hakikatleri eğip bükmeden anlatan bir cesaret timsaliydi. Dünü bugüne, bugünü yarına bağlayan bir köprüydü.
Merhum Yavuz Bahadıroğlu, millet olarak Osmanlı’yı yeterince tanımadığımızı, onun insanî yönünü bilmediğimizi, daha çok savaşçı yönünü bildiğimizi söylerdi. Cumhuriyeti öne çıkarmak için Osmanlı’nın kötülenmesi gerektiği anlayışını şiddetle eleştirirdi.
Yavuz Bahadıroğlu evli ve biri kız, ikisi erkek olmak üzere üç çocuk babasıydı.
O; ömrü boyunca “Halk ne der”den çok; “Hakk ne der”e kulak kesilmiş bir hakikat savaşçısıydı. Çünkü asıl hesap verilecek merci Allah’ın katıydı. Kulların ne düşündüğü umurunda değildi. Vazifemiz kulları değil, Hakk’ı memnun etmekti. O da hep bunu yaptı.
O; tarihi malumatlara boğmadan, güzel bir üslûpla anlatarak büyük küçük herkese sevdirmişti. Resmî tarihin yanlışlarını düzeltmekten yorulsa da, asla vazgeçmemişti.
O; mücadeleci ve kararlı bir dava adamıydı. Sonucunda zarar etse de, yara alsa da her zaman Hakk’ın ve hakikatin yanında durmuştu. Dünyevileşmekten fersah fersah kaç(ın)mıştı. Son nefesine kadar virgül gibi kimsenin önünde eğilmemiş, elif gibi dimdik durmuştu.
O, kadim tarihin içinden gelip günümüzde yankılanan gür bir sesti. O, davudî sesiyle geleceğimizin teminatı olan gençlere tarihi sevdirmiş, onlara millî tarih şuuru kazandırmıştı. Bulanık zihinleri berraklaştırmıştı. Ali’nin külâhını Veli’ye, Veli’nin külâhını Ali’ye giydirenlerle bir ömür mücadele etmişti. Onların ipliğini pazara çıkarmıştı.
O, tıpkı Tanzimat dönemi yazarlarından Ahmet Mithat Efendi gibi tam bir yazı makinesiydi. Başta çocuk kitapları, romanlar, hikâyeler, şiirler, makaleler, tarihî kitaplar ve aileyle ilgili kitaplar olmak üzere pek çok konuda bıkmadan, usanmadan büyük bir azim ve kararlılıkla yazdı. Hemen hemen her karanlığa ışık tuttu. Öyle ki Yeni Nesil gazetesinde 4-5 farklı isimle yazdığı olurdu. Bıraksalar gazeteyi tek başına bile çıkarabilirdi. Dostlarının ifadesine göre sabah namazlarına kadar yazdığı olur, günde iki üç saat uykuyla yetinirdi.
O; belki bir şair değildi ama şiiri seven ve zaman zaman şiirler de kaleme alan coşkulu bir yürekti. Onun şu dizeleri şiirle olan ilgisini ve şiire dair bilgisini açık seçik ortaya koymaktadır: “Yılları gel bana sor, yıllar eskidi bende/Bitmez tükenmez yollar, yollar eskidi bende//Yağmur susuz yağıyor, denizler kupkuru çöl;/Kış ile yaz karıştı, çöller eskidi bende//Güzel olan ne kaldı? Mevsimler bile yorgun,/Suyu kesildi canın, göller eskidi bende//Dağlar, âh karlı dağlar: Yel savurdu, el aldı/Buza döndü yüreğim, kışlar eskidi bende.”
O, TV Net’te Mustafa Armağan’la birlikte gerçekleştirdikleri “Kayıtdışı Tarih” programında, tarihin mayın tarlalarına büyük bir cesaretle girmişti. Bedeli her ne olursa olsun, ödemeyi göze alıp , o güne kadar söylenemeyenleri gür bir sesle üst perdeden haykırmıştı.
O, milletin el üstünde tuttuğu kadim değerleri kendine değer edinmiş, kanla sulanan bu aziz toprağın bağrından çıkmış yüzde yüz yerli ve millî bir aydındı. Türkiye onun için bir mektep, kendisi de bu kutlu mektebin baş muallimiydi. Talebeleri, hakikatlere susayan Türkiye halkıydı. Kendisi bir ömür boyunca Türkiye’yi karış karış gezerek unuttuğumuz değerleri ve değerlileri bıkmadan bizlere anlattı. Ders kitaplarına sokulan yalan ve yanlışları zihnimizden sildi. Osmanlı ile gevşeyen gönül bağlarımızı güçlendirdi. Bizi tarihle ve ecdatla tekrar barıştırdı. Bize köklerimizi hatırlattı, kökümüzle olan bağımızı berk tutmamızı sağladı.