Müslüman için tatil demek sadece deniz, kum ve güneş demek değildir.
Müslüman için tatil demek sadece deniz, kum ve güneş demek değildir. Tatil demek sıla-i rahim (akrabalarla bağları koparmama, onları gözetip ziyaret etme) demektir. Bu başta anne, baba ve kardeşler olmak üzere, tüm akrabaları kapsar. İslâm âlimlerinin çoğu sıla-i rahimi terk etmenin farzı veya vacibi terk etmek mesabesinde olduğu görüşündedirler. Bu da bunu yapana (terk edene) günah olarak geri döner. Zira akrabalarla bağları koparmak İslâm’da şiddetle yasaklanmıştır. Bunu yapanların cennete giremeyeceği söylenmiştir.
Günümüzde genelde insanlar, özelde Müslümanlar; ister üç günlük, ister bir haftalık, isterse bir aylık tatil imkânı bulsun; ilk fırsatta kendilerini deniz, kum ve güneşin bol olduğu sahil şeritlerindeki şehirlere atarlar. Ne anne ne baba ne de akraba ziyaretleri akıllarına gelmez. Bu, maalesef kaynaşmanın yaygın olduğu bayramlarda da yaşanan acı bir durumdur.
Son yıllarda bayramlar çağın eğlence kültürünün mazbut bir sığınağına dönüştürüldü. Özellikle hafta sonlarıyla birleştirilip dokuz güne uzatılan tatillerde insanlar evlerinden uzaklaşarak tatil beldelerine koşuyorlar. Bu zaman aralığını tatil için fırsat görüyorlar. Oysa bayramlar küçüklerin büyüklerini ziyaret edip ellerinden öptüğü, hastaların, yetimlerin, kimsesizlerin hatırlandığı, düşkünlere sahip çıkıldığı zaman dilimleriydi. Aslında bu uzun tatil aralıkları uzaktaki yakınlarımızın ziyaret edildiği, hatıraların canlandırıldığı, dostlukların pekiştirildiği fırsatlar olarak görülmelidir. Böylece o eski güzel günler geri gelecektir.
Eskilerimiz tatili sıla-i rahimin en önemli parçası sayarlardı.
Eskiden tatil demek insanların çalışıp karınlarını doyurdukları şehirlerden köylerine gitmesi demekti. Uzun zamandan beri birbirini göremeyenler, bayram günlerinde bir araya gelip hasret giderirlerdi. Köylerimizde bu bayram heyecanı hâlâ devam ediyor. Köyde bayram arifesinin seher vaktinde başlar bayrama dair o coşku ve doyumsuz heyecan… Fedakâr köy kadınları birkaç gün önceden misafirlerine tattıracakları yemeklerin hazırlığına girişirler. Bayram sabahı erkekler bayram namazlarını kılıp cami önünde topluca bayramlaşırlar. Cemaattekiler eve dönmeden mezarlara gidip yasin-i şerifi veya bildikleri sureleri okurlar. Ölülerin affı için dua ederler. Sonra köydeki yaşlılar ve hastalar ziyaret edilir. Onlara moral verilir. Şifa bulmaları için Allah’a yalvarılır. Gençler, büyüklerin ellerini öperek bayramlarını kutlarlar. Yaşlılar da karınca kararınca imkânları ölçüsünce onlara harçlık verirler. Çocuklar asla hafife alınmaz, onların gönülleri alınır. Bizler bugün de ‘âh o eski bayramlar…’ diyorsak bunun sebebi geçmişte yaşadığımız güzel hatıralardır. Bugünkü nesillerin de eski bayramların güzelliklerini hafızalarına nakşetmeleri için biz büyüklere büyük görevler düşüyor.
Hani hep yakınıp dururuz ya “Âh o eski bayramlar” diye. Aslında bayramlar büyüklerin ziyaret edildiği, eş dost ve akrabaların hatırlandığı zaman dilimleridir. Fakat bugün bunun kökten değiştiğini görüyoruz. Otel tatilleri, yurt dışı gezileri, geleneksel aile buluşmalarının yerini alıyor. Kendi anne babasını, atasını ziyaret etmeyi önemsemeyen; köylerini beğenmeyen insanlar köy evi konseptini bile yeni nesil tatil paketi olarak satın alıyorlar. Oysa onun orijinali köydeki ninesinin, dedesinin ve atasının evidir. Âh şu özenti yok mu? Elindekinin kıymetini bilmeyenler elin çakma köy tatiline yüz binler ödüyorlar.
Eskilerimiz tatili sıla-i rahimin en önemli parçası sayarlardı. Özellikle yazla birlikte büyük şehirlerden köylerine dönenler ata baba evlerini şenlendirerek bir araya gelirlerdi. Yıl boyunca boş kalan evler adeta hayat bulurdu. Anneler ve babalar evlâtlarıyla, dedeler ve nineler torunlarıyla buluşurdu. Böylece yüreklerde biriken hasret giderilirdi. Evlerin odalarına şen şakrak çocuk sesleri yayılır, bu da sessizliğin o acımasız ve hoyrat sesini sustururdu. Bu akrabaların birlikteliği, kopmak üzere olan sevgi ve muhabbet köprülerini tamir ederdi. Böylece iyice zayıflayan ve kopmak üzere olan aidiyet bağları da güçlü biçimde ihya olurdu.
Özellikle başını Orduluların, Giresunluların, Trabzonluların ve Rizelilerin çektiği Karadenizliler tatillerini fındık ve çay toplama aylarına rastlatırlardı. Bu belki Adana’da pamuk, Manisa’da zeytin, Konya’da buğday, Tekirdağ’da ayçiçeği hasat mevsimidir. Böylelikle insanlar hem işlerini görür, para kazanır hem de mekân değişikliği yapardı.