Helâl haram hassasiyetinden dolayı çoğunlukla İslâmî konseptlerde hizmet veren işletmeleri (otel, motel ve pansiyonları) tercih eden mütedeyyinlerin her konuda hassas olmaları beklenirken, önemli bir kısmının dinimizin yasakladığı ölçüsüzlük ve israf konusunda aynı hassasiyeti göstermediklerine şahit oluyoruz. Oysa bu durum Araf Suresi’nde (31. Ayette) “Yiyiniz, içiniz, ancak israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez” biçiminde ifade edilmiştir. Hüküm bu kadar açıkken bu aşırı tüketimi ve israfı anlamak mümkün değildir. Her gece birçok insanın aç yattığı dünyada bunu hiçbir şekilde izah edemeyiz. Yarın hesap gününde (yevm-i mahşerde) bunun hesabını veremeyiz.
Gerek Türkiye’de gerekse dünyada insan ihtiyaçları sınırsız olmasına rağmen onları karşılayabileceğimiz makul ve mantıklı kaynaklar sınırlıdır. Böyle bir durumda tüketimin ölçüsüzce yapılması (israf) bir gün kaynakların tükenmesi acı sonucunu hepimize yaşatabilir. Bugün har vurup harman savurduklarımız günün birinde elimizden çıkabilir. Eskiden çok yaygın olan kıtlık baş gösterebilir. Bütün bu olumsuzlukları bizzat tecrübe etmeden israf ve savurganlık illetinden kurtulmalıyız. Bunu en çok ve ilk yapması gerekenler de şüphesiz ki inançlarımızın gereği olarak her zaman orta yolu tutması salık verilen Müslümanlardır. Fakat fikren böyle bir sorumlulukla karşı karşıya kalan Müslümanların önemli bir kısmı bu kurala riayet etmeyerek inançlarının gereğini ne yazık ki özde değil sözde yaptıklarını gösteriyorlar.
Her hâl ve hareketinde ölçüyü kendisine şiar edinen Müslüman, asla müsrif olamaz. Her ne olursa olsun, tüketirken “Bir akarsunun kenarında bile olsanız abdest alırken suyu israf etmeyiniz.” buyuran bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu akıllarımızdan çıkarmamalıyız. Onun ilâhî ölçülerini kendimize ölçü edinmeliyiz. Ancak böyle hareket edersek gerçek anlamda bir mümin ve orta yolu tutan hayırlı bir ümmet olabiliriz. Yoksa, maazallah, hayatın keşmekeşi içerisinde kaybolup gideriz. Bu da dünyaya geliş sebebimiz olan kulluk imtihanının gereğince ve yeterince yerine getirilememesi demektir. Böyle bir netice manevî kayıpların en büyüğü ve telâfi edilemezidir. Tam bir hezimettir.
“Çok çalışma ve yorgunluk bahanesiyle ekonomik şartlarını zorlayarak tatile gidenler, tatilde niçin bu kadar yemeğe odaklanırlar?” Bunu doğrusu hâlâ anlamış değilim. Bazılarının “Açık büfe ve sınırsız ikram konsepti bir anlamda yemeğe zorluyor bizi?” dediklerini duyar gibiyim. O zaman işin mantığında (işletmecilerde) bir sıkıntı var demektir. İşletme(ci)ler niçin açık büfeden vazgeçip de fevkalâde fahiş olan tatil fiyatlarını biraz daha düşürüp daha çok insanın tatile gitmesini, tatilden faydalanmasını akıl etmezler? Şayet tatilden kasıt sağlıklı ve hoş bir zaman geçirmekse bu midelerin aşırı yeme sonucu ifsat edilmesiyle olabilecek bir durum değildir. Zira tatilde bir kısım insanlar yeme içme alışkanlıklarının bozulması nedeniyle gece yarılarında kendilerini hastanelerin acil polikliniklerinde buluyorlar. Tatil onlara keyif vereceği yerde acı ve üzüntü veriyor. Bu durum sizce de garip değil mi?
Ez-cümle yahut bunca yazılanların özeti…
Milliyeti, inancı, mezhebi ve meşrebi ne olursa olsun; vakit insanoğlunun en kıymetli hazinesidir. Onu bir mücevher gibi kıymetli bir mevhum olarak bilmeli, ölçülü ve verimli kullanmalıyız. Zira her şey vaktin ürünüdür. Malumdur ki vakti olmayanların nakdi de olmaz. Keza nakit vakitte kazanılabilecek bir nesnedir. Zaman, hayatımızın merkezindedir; öyle de olmalıdır. Başı ve sonu yüce Rabbimiz tarafından herkes için ayrı ayrı tayin edilen ömür nimeti, har vurup harman savuracak kadar değersiz değildir. Bu hayatta sınırsız bir vaktimizin olmadığını biliyoruz. O yüzden yaşadığımız sürece vaktimizi verimli kullanmalıyız.