Türküler deyince Kerkük’ün hatırası düşer yâdıma.
Türküler deyince Kerkük’ün hatırası düşer yâdıma. Âh Kerkük, âh Kerkük türküleri… Sizden süzülen hüzün, yüreklerimizin pusudur. Kerkük, yüreğimizde her dem büyüyen acıdır. Kanayan bir coğrafyanın yüreklere akan selidir Kerkük türküleri… Kimse duramaz bu coşkun selin önünde. Tarihin gözyaşlarıdır türkülerin bağrına dolan… Kerkük’ün katmerleşen acıları dile gelir yürek burkan türkülerde… Tezene tele değince sanki bir şeyler batar yüreğimize.
Dinledikçe içimizi yakar Kerkük türküleri. Çünkü onlarda yaşanmışlık vardır, acı tüter o türkülerin ateşinde. “Altın hızmav Mülayim/Seni haktan dileyim/Yaz günü temmuzda/Sen terle ben sileyim/Gün gördüm günler gördüm/Seni gördüm şad oldum” diye başlar bir Kerkük türküsü… Abdurrahman Kızılay’ın gür sesi gök kubbede yankılandıkça bir şeyler kopar gönül otağımızdan. Bin yıllık kederler buğulandırır gözlerimizi… Aslında siyasiler, devlet adamları değil; gerçekte türküler çizer vatanın hudutlarını… Ancak türkülerin yiğitçe söylendiği topraklar vatan olur. Türkülerin çizdiği hudutları bozanlar, huzuru da bozarlar bir anlamda…
Gün geçmiyor ki bir yaprak kopmasın dalından.
Akşam oldu hüzünlendim ben yine” şarkısını her dinlediğimde, geçen zamanın bizlerden ne çok şey kopardığını düşünürüm. Her geçen gün, taze başlangıçlara zemin hazırlarken; öte yandan yaşanan an’ın da tarih olmasına yol açıyor. Geçen günler muhayyilemizde izler bırakarak zaman ötesine taşınıyor. Geçen zaman yılların harmanladığı kıymetlerimizi de koparıyor bizden. Gün geçmiyor ki bir yaprak kopmasın dalından.
Ömrün mevsimleri kişiden kişiye değişiyor. Birileri baharı yaşarken birileri kışı yaşıyor. Durum böyle olunca mevsimler de, hisler de birbirine karışıyor.
Yüreklerimize ışık olan gönül dostları birer birer terk-i dünya edince, yüreğimizin ışığı kısılıyor; gönül lambamız puslanıyor. Ruhumuzun gökkuşağı, o capcanlı renklerini kaybediyor. Canımız, tarifi imkânsız derecede acıyor. Yitirdiğimiz gönül erlerini birebir görüp tanımasak, onlarla konuşmasak da eserlerini vesile kılarak onlarla ünsiyet kuşmuşuz bir kere. Onlar duygu ve düşüncelerimize tercüman olarak gönüllerimizin başköşesinde oturmuşlar.
Lezzetleri acılaştıran ölüm, ağzımızın tadını kekremsi hüzne bırakıyor.
İster şair, isterse yazar olsun; kalem erbabı insanlar bu hayatta bizi en iyi anlayan, en iyi anlatan ve gönül telimize dokunan insanlardır. Onların varlığı yaşama gücümüze güç katarken, yoklukları hayatla olan bağlarımızı zayıflatarak kopma noktasına getiriyor. Zira onlar umut fidanlarımıza cansuyu ve aşı oluyorlar. Onlar ölümün öldüğü kutlu diyara göç ederek ebedileşseler de, geride hüzün tortuları bırakıyorlar. Lezzetleri acılaştıran ölüm, ağzımızın tadını kekremsi hüzne bırakıyor. Vaveylalar havayı adeta buz kesiyor.
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de “Külli nefsin zâikatü’l-mevt”, yani “Her nefis ölümü tadacaktır.”(Âl-i İmran: 3/185; Enbiyâ: 21/35; Ankebut: 29/57) buyurmaktadır. Bu ayetin mucibince ölüm, hiç kimseyi ıskalamıyor hayatta. Sayılı nefesler tükenince hayat pınarları kuruyor. Makamı, mevkii, şöhreti, zenginliği her ne olursa olsun; vakti gelen, ölüm(süzlük) yoluna revan oluyor. Toprak, fani bedenimize yorgan oluyor. Hoş bir seda bırakanlar, gönüllerde yaşamaya devam ederken, bed bir seda bırakanlar nisyan çöplüğünde kayboluyor. Esamileri bir daha okunmuyor. Zaman onları bir anlamda cezalandırıyor.
Şâirler yüreklerimizin tercümanıdır.
Şâirler yüreklerimizin tercümanıdır. Onlarla görürüz, onlarla düşünür, onlarla hayal ederiz. Bu yürek dostları olmasa nasıl ifade ederdik hislerimizi?…. Dünya onlarla güzel… Kanın ve barut kokusunun gök kubbemizi sardığı bu çağda şâirler az da olsa hayatımıza renk katıyorlar. Bize insanî hislerin ölmediğini haykırıyorlar. Katılaşan yüreklerimizi yumuşatıyorlar.