Yargı konusunda pek çok yazılar, tartışmalar yapılıyor sözlü ve yazılı basında. Sanırım bu tartışmaların çoğu hâkim teminatının olmamasından kaynaklanıyor.
Tarih, birçok alanda olduğu gibi, bu alanda da yineleniyor.
Demokrat Parti döneminde de (1950-1960) gündeme gelmişti hâkim teminatı. O zaman da hâkimler ve savcılar görevden alınıyor, başka yerlere gönderiliyordu.
Zamanın iktidarı istiyordu ki, tüm hâkimler ve savcılar, siyasi iradenin istediği doğrultuda kararlar versin.
Hâkim ve savcılar da, çoğunlukla 1950 öncesi iktidar zamanında görevlendirilmişti. Henüz çoğu değişmemişti.
Değişmesi mi gerekirdi?
Elbette hayır. Herkes görevinin başında, yalnız yasaların ve kendi vicdanlarının doğrultusunda karar verebilmeliydiler.
Demokrasileri gelişmiş ülkelerin hiç birinde, iktidarlar değiştikçe, kamu görevlileri değişmez. Bizde ise durum tam tersinedir, iktidarlar değiştikçe, ne valiler yerinde kalır, ne genel müdürler, ne rektörler, hatta memurlara kadar inerler.
Doğru mu bu?
Doğru değil.
Konuya hâkim teminatıyla girdik, oradan devam edelim.
1950’li yıllarda kimileri hâkim teminatı konusunu dillendirdikçe, kimileri de, hâkim teminatı sağlandığında bu kez de “hâkimler hükümdarlığı olur” diyordu.
27 Mayıs ihtilalinden sonra (1960) yapılan yeni anayasa, pek çok konuyu olduğu gibi, “Hâkimler teminatını da garantiye almıştı. Büyük sıkıntılar yaşandığını da sanmıyorum. Sonra gelen iktidarlar, 1961 anayasasını kuşa çevirdi. Sonra, o günden bu yana, iktidarlar, yetkilerini, demoklesin kılıcı gibi, hâkim ve savcıların tepesinde sallandırıyor.
Bu durum daha mı iyi?
Şimdi avukatları da sıradan vatandaşlar gibi, dilediklerinde sorguya çekiyor, hatta içeri alıyorlar.
Bana göre, yargıdaki insan haklarının ortaya çıkması konusunda avukatlar da yargının bir parçası olarak görev yapıyorlar. Avukatların da görevlerini yaparken bir teminatları olmalıdır.
Vicdanlar rahat bırakıldığı sürece büyük hatalar olmaz.
Herkes bunu böğle bilmeli.