İki cihan saadetinin en kestirme yolu yahut Mevlâna’nın vasiyetleri
Türk-İslâm âleminin en büyük mutasavvıflarından biri olan Mevlâna’nın sevenlerine ve çocuklarına olmak üzere birkaç vasiyeti vardır. O, bu vasiyetnamelerinde insanlığı uyarır. Eflakî’nin Ariflerin Menkıbeleri eserinde yer alan vasiyetlerinden birinde sevenlerine şunları öğütler: “Size, gizlide ve açıkta Allah’tan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az konuşmayı, isyan ve günahları terk etmeyi, oruç tutmayı, namaza devam etmeyi, sürekli olarak şehveti terk etmeyi, bütün yaratıklardan gelen cefaya tahammüllü olmayı, aptal ve cahillerle oturmamayı, güzel davranışlı ve olgun kişilerle birlikte bulunmayı vasiyet ediyorum. İnsanların en hayırlısı, insanlara yararı olandır. Sözün en hayırlısı az ve anlaşılır olanıdır.”
Mevlâna Celâleddin Rûmî, oğlu Sultan Veled’in “İbtidâ-Nâme” adlı eserinde, oğluna şu mühim tavsiyelerde bulunmuştur: “Bahaeddin, eğer daima cennette olmak istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma. Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma. Merhem ve mum gibi ol, iğne gibi olma. Eğer hiç kimseden sana fenalık gelmesini istemezsen fena söyleyici ve düşünceli olma; çünkü bir adamı dostlukla anarsan, daima sevinç içinde olursun, iste o sevinç cennetin ta kendisidir. Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan, daima üzüntü içinde olursun, işte bu gam da cehennemin ta kendisidir.”
Mevlâna Celâleddin Rûmî, şiirlerini niçin Farsça yazdı?
Mevlâna’nın en çok tenkit edilen yönlerinden biri, eserlerini Türkçe değil de Farsça yazmasıydı. Bu eleştiriyi yapanlar bilmelidir ki onun yaşadığı dönemde Selçuklu ülkesinde ilim dili Arapça, edebiyat dili ise Farsça idi. Bu nedenledir ki o dönemde edebî eserler genellikle Farsça, ilmî eserler ise Arapça lisanında yazılmıştır. Arapça ve Farsça o dönemde İslâm dünyasının ortak dili gibidir. Yazılan eserlerden tüm Müslümanların faydalanması için bu dillerde yazılması gerekliliği vardı. Bunun yanında 13. yüzyılda Türkçe, Anadolu’da ileri bir şiir dili olarak henüz gelişmemişti. Bütün bunlar Mevlâna’yı Farsça yazmaya itmiştir. Fakat Mevlâna’nın eserlerini Farsça yazması onun Türk olmadığını göstermez.
Mevlâna, ölüm vaktine ‘şeb-i arus (düğün gecesi) demiştir.
Mevlâna’nın doğumundan bugüne tam 814 yıl geçmiş. Yani sekiz asrı aşkın bir zaman… İyi ki doğmuşsun ve yazdıklarınla bize hayat vermişsin ey gönlümüzün bahçıvanı! Senin olmadığın bir dünya ne kadar eksik olurdu. Mesnevi’nin olmadığı bir kütüphane ne kadar da boş kalırdı. Onunla cilalanmayan yürekler bir harabeden farksız olurdu.
Gönül adamları ölümden korkmazlar. Çünkü onlara göre gerçek anlamda ölüm yoktur. Bizim “ölüm” dediğimiz, gurbetten aslî vatana göçüştür. Yani bir çeşit hicrettir. Mevlâna da bu anlayıştan yola çıkarak ölümü bir vuslat olarak görmüştür. Onu kulun, Allah’ına ulaştığı sevimli bir an (vuslat) olarak nitelendirmiştir. Onun içindir ki ölümü olgunlukla ve büyük bir ruh genişliği içerisinde karşılamıştır. Dostun dosta vuslatı bayram değil de nedir?
Mevlâna, ölüm vaktine ‘şeb-i arus’(düğün gecesi) demiştir. O, kabri temsili bir mekân olarak kabul etmiştir. Onun içindir ki “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir” diyerek ölümsüzlüğün imanlı gönüllere girerek sağlanabileceği hakikatini teslim etmiştir. Gerçekten de dediği gibi kendisi imanlı gönüllerde yaşayarak bugünlere kadar ulaşabilmiştir. Sesinin yankısı sekiz asır sonrasında da duyulabilmiştir. Bu dünya var oldukça bu ses bu gök kubbede yankılanmaya devam edecektir.
Dünyaya sevgi ve hoşgörü penceresinden bakan Mevlâna, aşksız yaşamanın aşsız yaşamaktan daha beter olduğuna inanıyordu. Onun en büyük aşkı yaratanına olan sevgi ve muhabbetiydi. Kendisini doğumunun 814, ölümünün 748. yılında rahmet ve minnetle anıyoruz. İyi ki doğmuşsun; hasta ruhlarımızın ilâcı, hissiyatımızın kanadı, gönül çağlayanı, hak ve hakikat dostu Mevlâna… Senin manevî ikliminde ve ‘Mesnevi’ ağacının dalları altında gölgelenenlere ne mutlu… İyi ki varsın postnişinim, sevgi ve hoşgörü ırmağım… Asırlardan beri viran gönüllerimizi mamur eyledin. Doğum günün kutlu olsun aşk(ın) sultanı!… Sana doğumunun 814, ölümünün 748. yılında yüce Allah’tan rahmet diliyorum. Ruhun şâd olsun.
Benim gözümde ve gönlümde Mevlâna
Sözlerime sana dair yazdığım “Asya’nın Kandili” adlı şiirimdeki şu kırık dökük mısralarımla son vermek istiyorum: “Denizler kurusa da, bozkırlarda gül açar/Uzanır sere serpe ay ışığı geceye/Asya’nın kandilleri Anadolu’ya göçer/Lisanlar suskun kalır esrarlı bilmeceye/Denizler kurusa da bozkırlarda gül açar//Hislerin kıyamında dağılır yaslı gönül/Mevlâna diyarında açar yediverenler/Aşk denen zımparayla parlar da paslı gönül/Huzurun gölgesinde aşka gelir erenler/Hislerin kıyamında dağılır yaslı gönül//Mesnevi sofrasında doyurulur gönüller/Açılsa gönül gözü menzil âşığa yakın/Bahçeler eyler düğün açınca gonca güller/Gönül ordularından yüreklere var akın/Mesnevi sofrasında doyurulur gönüller//Gece sabaha teslim ikliminde düşlerin/Sevdanın yangınında kül oldu saraylarım/Aydınlığı müjdeler seherde gülüşlerin/Şeb-i arûs misali mevsimlerim, aylarım/Gece sabaha teslim ikliminde düşlerin//Her Mecnun’un gönlünde bir Leyla vardır elbet/Gönlümüzdeki Leylâ bil ki sensin Mevlâna!/Dağların menzilinde bir yayla vardır elbet/İçimizdeki yangın nasıl dinsin Mevlâna? …/Her Mecnun’un gönlünde bir Leylâ vardır elbet//Mesnevi pınarından doldurduk tasımızı/Ezanların nağmesi yol aldı yıldızlara/Söz mülküyle bezedik gönül atlasımızı/Işığını değişmem altından yaldızlara/Mesnevi pınarından doldurduk tasımızı//Her dem açıktır kapın ya Hazreti Mevlâna!/Seneler acı çeker, asırlar seni özler/Tevazu iksiriyle sultan oldun zamana/Göklerin yangınında yollar yolunu gözler/Her dem açıktır kapın ya Hazreti Mevlâna!”