Otuzu aşkın mızrak ve kılıç yarası almıştı Hüseyin… Mübarek bedeninden akan kanlar Muhammed ümmetinin ak alnına sıçramıştı. Peygamberimize çok önceden malum olmuştu Hüseyin’in şahadeti… Su yüzü görmeyen kumlar, hunharca kan içiyordu. Çığlıklarla inim inim inliyordu çöller… Hüseyin’in kundaktaki körpesi Ali Asgar bile nasibini almıştı Kerbela vahşetinden. Hunharca katledilmişti o da… Gökler ve yerler matemlere boğulmuştu. Başı bedeninden ayrılan Hüseyin aşkın şehidiydi. Şahadetin ışıltısı vardı manalı gözlerinde.
Sana nasıl kıydılar Peygamberin can parçası Hüseyin?… Gökler dindiremedi mi susuzluğunu? Susuzluktan dilin damağına yapışmışken şimdi ben nasıl kana kana su içerim? Seni yarı yolda koyanlara nasıl insan diye bakarım? Sen yönümüzü gösteren kutup yıldızıydın Hüseyin… Senin gidişinle tebessümler uğramaz oldu yüzümüze. Gönül evimizin mumu söndü. Sevgi pınarlarımız Kerbela misali kurudu, akmaz oldu. Vefa ve insaf silindi gönül lügatlerinden. Gönül bahçelerimizde açan gonca güller küle döndü. Mazinin puslu aynasında acının izleri var şimdi… Senin gidişinle mevsimler neşesini kaybetti. Duman çöktü dağlarımıza. Pervaneler misali yandık hasret ateşinde. Kerbela çöllerinde merhamet deniziydin sen. Karanlık gecelerde ayın on dördüydün. Gönüllerimizde açan takva çiçeğiydin.
Şimdi bu âlemden çok uzaklarda suyun rüyasını görür gül yüzlü Hüseyin… Düşlerinde zemzemden çağlayanlar akar kutlu tepelerden… Kana kana içer Kerbela’da kendisinden esirgenen bengisudan… Hz. Hüseyin dendiğinde kalbim susar, ruhum susar, suların gözesinde olsam da…. O susuzken bir damla suyu kendime reva göremem…
Peygamberin emanetiydin sen… Bizler bu kutlu can emanetini taşıyamadık aydınlık yarınlara. Kurda kuşa yem ettik seni. Âh, ne ağır bir yükü sırtladın sen. Sen ki fanilikte buldun ebediliği… Bir kum tanesine sığdırdın onca acıları. Kerbela’da gecenin karanlığına karışıyordu kızgın gözyaşları. Zalimlerin başına yağacak belalar pek yakındı.
Nice yürekler yaktın Kerbela… Kuzuları kurtlara yem ettin sen. Vefayı, aşkı ve sadakati biçti paslı kılıçlar… Öfkeden kudurmuştu nefisler, kararmıştı kalpler… Bin acının bir yüreğe abandığı, hüzünlerin harmanlandığı, kılıç şakırtılarının tekbirlere karıştığı, kalplerin kaskatı kesildiği akıllara ziyan yersin sen. Kanın su gibi aktığı ölüm meydanısın.
Sen ne bahtsız topraksın Kerbela… Mazlumların âhını almışsın. Dün ehl-i beyte mezar olan bu topraklar bugün Amerikan çizmeleri altında inim inim inlemektedir. Hz. Hüseyin’in mübarek ruhu bu elim manzaradan rahatsızlık duymaktadır. Adeta dirilip dirilip tekrar ölmektedir. Kerbela’ya kan düşmüştür bir kere. Kan dökenlerin izini takip edenler, kanı suyla değil, kanı kanla yuğmanın peşindedir. Mantık(sızlık) bu olunca huzur uzağa düşmektedir.
Kerbela’nın acısı asırlar boyu dinmedi, bundan sonra da dinmeyecek. Pak yüreğinden ehl-i beyt sevgisi taşan gönül ehli, mutasavvıf şair Alvarlı Efe Hazretleri şu veciz mısralarında ne kadar da içli anlatmıştır ölümün kol gezdiği, canların kıyama durduğu bahtsız Kerbela’yı:
“Bu gün mah–ı Muharremdir, muhibb–i hanedan ağlar
Bu gün Eyyam–ı matemdir, bu gün ab–ı revan ağlar
Hüseyn–i Kerbela’yı elvan eden gündür bugün.
Bu gün Arş–ı muazzamda olan âli divan ağlar”(3)
Zeynep, Kerbela’da yaşanan acılara şahit oluyor, gözyaşları kupkuru çölleri ıslatıyordu. ‘Hüseyin’siz yaşayamam’ dese de çaresizliğe teslim oluyordu. Bunca acıyı ve ayrılığı sindiremiyordu Zeynep’in yaralı kalbi. Ayakları bedenini taşımakta güçlük çekiyordu.