Dinamik bir özellik taşıyan Türk tarihinin doğru yazılmasında ve doğru anlaşılmasında büyük gayretler gösteren merhum Yılmaz Öztuna, tarih konusunda şu anlamlı ve önemli değerlendirmelere de yer vermiştir: “Tarihçi, geçmişin muhasebe ve muhakemesini yapmakta, hâdiseler, şahıslar ve milletler hakkında hükümler vermektedir. Hükümleriyle bazen topyekûn bir toplumu mahkûm etmekte, bir diğer cemiyeti şan ve şerefe boğmaktadır. Hâdiseler değişmez. Şüphesiz tarihi yapan şahıslar ve topluluklar da aynı şahıs ve topluluklar olarak kalır. Fakat değer hükümleri, tarihçiden tarihçiye, bazen hayret uyandıracak derecede değişir. Onun içindir ki Atatürk ‘Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir; yazan, yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır’ demiştir.”
“Tarih milletlerin hafızasıdır” demişti Arnold Toynbe.
“Tarih milletlerin hafızasıdır” demişti İngiliz tarihçi Arnold Joseph Toynbe. Gerçekten de öyle değil midir? Tarihini unutan veya yabana atan milletlerin uzun ömürlü olmaları mümkün müdür? Bu sorulara müspet cevap vermek güçtür. Onun içindir ki geçmişte yaşananlardan ibret almalıyız. Yapılan hatalar ancak bu şekilde telâfi edilebilir.
“Tarih milletlerin hafızasıdır” sözü asla yabana atılmamalıdır. Bu söz kuru, beylik bir lâf değildir. Gerçekten de öyledir. Çünkü tarihini unutan ve ona sırt çeviren milletlerin durumu, hafızasını kaybetmiş insanların durumundan farksızdır. Nasıl ki hafızasını kaybeden bir insanın söz ve eylemlerine kanun nazarında itibar edilmezse tarih şuurunu kaybedenlerin de millet olma iddialarına toplum nazarında itibar edilmez. Milletler ancak diline, dinine, kültürüne ve tarihine tutunarak ayakta kalabilirler. Bu büyük destekten mahrum milletler kısa zamanda zayıflar ve nihayetinde çökerler. İnsanlık tarihi bunun bariz örnekleriyle doludur.
Merhum şair, yazar ve düşünce adamı Hüseyin Nihal Atsız, Arnold Toynbe’nin yukarıdaki sözünü kendisine mihenk taşı yaparak “Tarih şuuru”, milletlerin hafızasıdır. Hafıza nasıl, fert olarak insanların en küçükleriyle ihtiyarlarında bulunmazsa, milletlerin de henüz çocuk sayılabilecek kadar genç yani “kurulmamış” olanlarıyla ihtiyarlarında yani inkıraza mahkûm olacak kadar çürüyenlerinde bulunmaz. Millet haline gelmemiş olan insan topluluğu fertlerin bebeklik haline benzer. Yaşamak kabiliyeti varsa, bir takım buhranlar geçirmekle beraber büyüyüp gelişecek, “millet” olacaktır. Bebekte bir hafıza ve şuur olmadığı gibi henüz millet haline gelmemiş olan toplulukta da bir tarih şuuru bulunmaz.” demiştir. Bununla da yetinmemiş, sözlerini şu ifadelerle zenginleştirerek desteklemiştir:
“Tarih şuuru, milletlerin hareket hatlarını tayine yarayan bir millî savunma silâhıdır. Hangi milletten düşmanlık gelmiştir? Hangi rejim faydalı veya tehlikelidir? Ne türlü şahıslar iyilik ve kötülük edebilir? İşte bütün bunların cevabını tarih şuuru verir. Olgun bir insana bir takım zehirlerle muvakkaten hafızası kaybettirildiği gibi, milletlere de, milletlerin zehri olan propaganda, telkin ve iftira ile tarih şuurunu bir müddet kaybettirmek kabildir. Fakat olgun millet kendisini çabuk toplar. Yalan propagandanın tesiri giderilir. Hakikat meydana çıkar. Çok genç olan, bu yüzden tarih şuuru olgunlaşamayan Türk milletine, bu şuuru tamamıyla kaybettirmek için düşmanları tarafından yapılan telkinler, yani zehir sunmalar pek çoktur.”
Çanakkale Zaferi, Türk tarihinin, tabir caizse, karakutusudur.
Şanlı ecdadımız tarih yazan değil tarih yapan necip bir millettir. Öyle ki milletimiz büyük bir vatan aşkıyla zaferden zafere koşmaktan zaman bulup da birçok şeyi, ne yazık ki, yazamamıştır. Malazgirt’ten Çanakkale’ye kadar birçok zaferin altında kahraman milletimizin imzası vardır. Bu imza mürekkepli kalemle değil tertemiz ve asil şehadet kanlarıyla atılmıştır.
Milletimiz bundan 108 sene evvel I. Dünya Savaşı’nın en kanlı cephesi olan Çanakkale’de, sadece Türk tarihinin değil dünya tarihinin de seyrini değiştiren çok büyük bir zafer kazanmıştır. Çanakkale Cephesi’nde bütün imkânsızlıklara rağmen kahraman ordumuzun verdiği bu destansı mücadele aslında silâh gücünün değil iman gücünün önemli olduğunu göstermiş, bu yönüyle mazlum milletlere de örnek olmuştur. Zira Çanakkale Zaferi sadece ulusal bir direniş değil ümmetin kalbinin bir ve beraber atmasının kutlu neticesidir.