Hüzün şiirde en iyi duran ve şiire en çok yakışan duyguların başında gelir.
Ham söze en saf hâlini kazandıran ve onu estetize ederek incelten şair ile hüzün arasında çok eski ve güçlü bir bağ vardır. Hüzün onun yol arkadaşı olur çok kere. Hüznü eserlerinde en çok kullananlar şüphesiz ki söz ehli olan şairlerdir. Yani hüzün, şairlerin kaleminde başka bir derinlik arz ediyor. Duygu ve düşüncelere en estetik şeklini veren şair, hüzünden beslenir çoğu zaman. Beslendiği hüzün çok kere onun pusulası olur. Onu karamsarlığın bir aparatı olarak değil umudun ezgisi olarak görür ve ısrarlar yürür peşinden.
Muhatabına acı verse de hüzün şiirde en iyi duran ve şiire en çok yakışan duyguların başında gelir. Şiirde çok önemli bir yer teşkil eden sevgi ve onun Nirvana’sı olan aşk şiirleri de bir miktar hüzün taşır içinde. Tutkunun nişanesi olan aşk zaman içinde hüzne evrilir.
Nicedir ölümle hüzün arasında çok yakın ve derin bir ilişki vardır. Ölüm hüznün en yaygın kaynağıdır. Tanımadığımız bir insan bile ölse ölüm üzülmemiz için kâfi bir sebeptir. Özellikle erken ölümler hüznü daha bir depreştirmiştir. Şinasi (45), Ahmet Haşim (46), Tevfik Fikret (48), Muallim Naci (44), Namık Kemal (48), Ziya Gökalp (48), Cahit Sıtkı Tarancı(46), Ömer Seyfettin (36), Sait Faik Abasıyanık (48), Oğuz Atay (43), Orhan Veli Kanık (37), Ziya Osman Saba (47), Nilgün Marmara (29), Cahit Zarifoğlu (47), Sabahattin Ali (41), Didem Madak (41), Kemalettin Kamu (47) gibi erken ölen şair ve yazarlar edebiyatımızdaki hüznü daha da çoğaltmıştır. Bu, hüznün edebiyatımızdaki yerini daha da derinleştirmiştir. Şairlerin erken ölümü şiirimize de hüzün katmış, kalemler yasa bürünmüştür.
Erken ölen şairler de, yaşarken evlât acısı çeken şairler de hüzün kaynağıdır.
Şairlerin çoğu hüznü bizzat tecrübe etmiştir. Kimi sevgililerini (eşlerini), kimi evlatlarını, kimi en yakınındakileri (dostlarını) kaybederek bu acıyla hemhâl olmuşlardır. Buna sevdiklerine kavuşamayanları, yurdundan ayrı kalanları da dahil edebiliriz. Bu şahsî hüzünler zaman içerisinde şiirin gücüyle toplumun hüzünleriyle harmanlanmıştır. Böylelikle hisler zaman içerisinde unutulmaz mısralara dönüşmüş, belleklerdeki yerini almışlardır.
Erken ölen şairlerin yanında yaşarken evlât acısı duyan, çok yakınındakileri kaybeden şair ve yazarlarımız da vardır. Onların hüznü de kelimelere sığacak gibi değildir. Bunların başında Emced, Piraye ve Nijad Ekrem adlı üç oğlunu kaybeden Recaizâde Mahmut Ekrem gelir. Özellikle 15 yaşındayken toprağa koyduğu Nijad Ekrem’e yürek yakan ağıtlar yazar: “Hasret beni cayır cayır yakarken/Bedenimde buzdan bir el yürüyor/Hayaline çılgın çılgın bakarken/Kapanası gözümü kan bürüyor.” dörtlüğü acının ve hüznün son noktasıdır.
Hüzün şairi olarak nitelediğimiz, şiirlerinde intihar ve melânkoli temalarına sıkça yer veren Ümit Yaşar Oğuzcan da oğlu Vedat’ın 1973 yılında Galata Kulesi’nden atlayarak intihar etmesiyle acıların en büyüğünü yaşamıştır. “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,/ Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın…” mısraları bu acının söze yansıyan hâlidir.
Tanzimat Dönemi şiirinin önemli isimlerinden olan Abdülhak Hamid Tarhan da kızı Hamide ve oğlu Hüseyin’i kaybetmiş, bu acının etkisiyle ölüm temasını sıkça işlemiştir.
Yaşarken evlât acısını tecrübe eden diğer isimler oğlu Vedat’ı bir intihar sonucu kaybeden Halid Ziya Uşaklıgil, Gavsi adındaki oğlunu yitiren Halit Fahri Ozansoy, kızı Vildan’ı küçük yaşlarda kaybeden Ömer Bedreddin Uşaklı’dır. Hassas yürekli bu şairler evlât acısının vermiş olduğu hüzün ve kederi şiirlerinde yoğun olarak işlemişlerdir.