Ölüm yine bozdu bağlarımızı.
Ölüm yine bozdu bağlarımızı. Kırdı dallarımızı fırtınalar, boranlar… Sert esen rüzgâr sürükledi, götürdü canları toprağın kara bağrına. Bahardan bir hatıra kaldı geriye. Tebessümler asılı kaldı sisli aynalarda. Gidişler kalanların zihninde acı izler bıraktı. Gidenlerin ardından bakakalanlar acıyı azık ettiler. Derin bir uykuya daldı hatıralar… Gidenler biraz da bizleri götürdü uzak diyarlara. Geride “Süreyya” misali yıldızlar bıraktılar. Yeni bir hayatın temelini attı gidenler… Sonsuzluğun kapısından geçip menzile vardılar. Dünyadaki fanilikleri de toprak oldu onların göçüsüyle birlikte. Ayrılığın hüznünü kalanlar çekti içine. Gidenler acıyı emanet bıraktılar. Geride kalanlar hayata tutundular en zayıf noktasından. Gidenler bir daha geri dönmemek üzere ayrıldılar bu limandan; vedalaşmaya bile zaman bulamadan. Evvel gidenler gittikleri yerde daha kıdemlidirler şimdi…
Ölüm sonsuz hayata açılan geniş bir kapıdır.
Üstad’ın “Ölüm bu, güzel şey, budur perde ardından haber;/ Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü peygamber” dizeleri bize ölümü şirin gösteriyor. Biz kabul etmeye yanaşmasak da ölüm güzellikler ülkesine, sonsuzluklar diyarına yol almaktır. Hayatı sonsuzluk aşısıyla tazelemektir bir anlamda. Onun içindir ki ölüm sonsuz hayata açılan geniş bir kapıdır. Bu kapıdan geçmeyen yiğit çıkmadı bu güne kadar; bundan sonra da çıkmayacaktır elbette….
Türküler milletimizin gönül teknesinde yoğrulan birlik hamurudur.
Türküler milletimizin gönül teknesinde yoğrulan birlik hamurudur; hasret ve hicranın koyu gölgesidir. İçimizi yakıp kavuran sevdanın tercümanıdırlar. Türküler duygulara dil, sazımıza tel, sevilene uzanan açık bir el, kavurucu ateşte içimizi serinleten yel olurlar.
Onlar ki sevdanın fitilini ateşlerler. Sevdanın akışından, sevgilinin bakışından, hasretin bir şimşek misali çakışından, yüreğin çekişinden, ayrılık çöküşünden, güllerin kokuşundan, zalim sevgililerin aşkını başa kakışından, kilimin nakışından, ceylanların sekişinden, rakiplerin kafa tokuşundan, hayatın o çekilmez ve çıkılmaz yokuşundan haber verirler.
Türküler gönül dilimizdir.
Türküler gönül dilimizdir. Hakikatin içli sesidirler. Acıya ve kedere banılmış bir gönül bestesidirler. Cümle derdimizi onlarla ifade ederiz. Türküler gönül yaralarımıza daima merhem oldular. Memleketimizi onlarla daha bir içten sevdik. İçimizdeki kor ateşi onlarla söndürdük. Bazen de ciğerimize işleyerek hasret ateşimizi daha da tutuşturdular.
Türküler masum Anadolu insanının yüreğinden kopup gelen duygu selidir.
Türküler masum Anadolu insanının yüreğinden kopup gelen duygu selidir. Bu selin önünde hiç kimse duramaz. Önüne ne katarsa alıp götürür. Hiçbir şair, tertemiz bir yürekten neşet eden bir türkü kadar ifade edemez derin hissiyatını. Şair ve şiir aciz kalsa da, acı çeken bir gönülden kopup gelen nağmeler, duyguları ifade etmeye muktedirdir. Zira sözün gücü samimiyetinde saklıdır. Şair, türkülerin gücünü bakın nasıl teslim ediyor: “Şairim/Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası/Ayak seslerinden tanırım/Ne zaman bir köy türküsü duysam /Şairliğimden utanırım/Şairim/Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum/Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim/Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm.”