Rus yazar İvan Turgenyev, 1862 yılında yayımlanan Babalar ve Oğullar adlı romanında, birbirini anlamakta zorlanan iki kuşağın çatışmasını anlatıyordu. Babalar geçmişin değerlerine ve tecrübelerine tutunurken, oğullar kendi zamanlarının gerçeklerinden hareketle yeni bir dünya kurmak istiyordu.
Aradan geçen bir buçuk asırdan fazla zamana rağmen değişmeyen, kuşakların birbirine bakışındaki farklılıktı. Her kuşak kendi yaşadıklarını ölçü kabul ediyor, bir sonrakinin değişen şartlarını çoğu zaman gözden kaçırıyordu. Oysa zamanla yalnızca imkânlar değil, hayatın zorlukları ve insanlardan beklentiler de değişiyordu.
Bizim kuşağımız için iyi bir işe girmek, zamanla ev sahibi olmak, bir otomobil almak ve ailesini geçindirebilmek önemli hedeflerdi. Çalışır, biriktirir, ihtiyaçlarımızı erteler ve geleceğe ilişkin planlar yapardık. Bugünün gençleri de aynı şekilde bir gelecek kurmak istiyor. Ancak üniversite diplomasının iş garantisi sağlamadığı, düzenli bir gelirin ev sahibi olmaya yetmediği, kiraların ve yaşam maliyetlerinin her geçen gün ağırlaştığı bir dönemde yaşıyorlar.
Üstelik gençler yalnızca ekonomik imkânları sorgulamıyor. Kendilerini ifade edebilmek, kararlarına saygı duyulması, yeteneklerine uygun işlerde çalışmak ve emeklerinin karşılığını almak istiyorlar. Dünyanın farklı yerlerindeki hayatları görüyor, fırsatları karşılaştırıyorlar.
Büyüklerin bir zamanlar hayalini kurduğu imkânlar, bugünkü gençler için çoğu zaman hayatın olağan parçaları hâline gelirken; onların önündeki yeni engeller, geçmişin tecrübeleriyle kolayca anlaşılamıyor.
Hikayeye göre varlıklı bir aile, çocuklarıyla birlikte yemek masasına oturur. Ancak çocuklar önlerindeki yemekleri yemekte nazlanmaktadır. Baba, kendi çocukluğundaki yoklukları hatırlatarak nasihat etmek ister:
“Evlatlarım, neden yemeğinizi yemiyorsunuz? Bizim çocukluğumuzda yiyecek ekmeğimiz bile olmazdı.”
Evin küçük çocuğu, babasına şu cevabı verir:
“Baba, dua et ki bizim evdesin!”
Hikâyenin çarpıcı yanı, çocuğun cevabından çok, iki kuşağın aynı sofrada oturup farklı gerçeklikler içinde yaşamasıdır. Baba geçmişteki yoksulluğunu anlatırken, çocuk bugünkü hayatın içinden konuşmaktadır. Biri anlaşılmayı beklerken diğeri anlaşılmak istemektedir. Sorun, geçmişin anlatılmasında değil, geçmişin bugünü açıklamak için yeterli görülmesindedir.
Bu çatışmanın siyasetteki karşılığı da dikkat çekicidir. Siyasetçiler, geçmişte yapılan hizmetleri sıralayarak bugünün sorunlarına cevap verdiklerini düşünebiliyorlar. Yollar, hastaneler, barajlar ve diğer yatırımlar elbette önemlidir. Bunları yok saymak haksızlık olur. Ancak bir gencin işsizlik kaygısı, bir ailenin geçim sıkıntısı veya vatandaşın geleceğe ilişkin belirsizliği, geçmişte yapılan hizmetleri hatırlatmakla ortadan kalkmaz.
Bir ülkenin nereden nereye geldiğini anlatmak kadar, bugün nerede durduğunu ve yarın nereye ulaşmak istediğini de konuşmak gerekir. Geçmişin başarılarını bugünün bütün sorularına verilmiş bir cevap gibi sunan siyaset, değişen toplumun beklentilerini anlamakta zorlanır. Çünkü vatandaş, geçmişin hikâyesini dinlemekle yetinmiyor; kendi hayatında karşılığını göreceği çözümler bekliyor.
Babalar ve oğullar arasındaki asıl mesele değişen hayatın birbirinden farklı gerçeklerini anlayabilmektir. Aileler geçmişi anlatırken evlatlarının geleceğini dinlemeli; siyaset de dünün başarılarını sıralarken bugünün beklentilerini duymalıdır. Çünkü geçmişle övünmek bir hafıza, bugünü anlamak bir idrak, geleceği kurmak ise sorumluluk meselesidir.
Dünün tecrübeleri, bugünün gerçeklerini anlamaya yetmiyorsa, yarının umudunu da kuramaz.