Ülkemizi derin yaslara boğan 6 Şubat depremlerinin ardından bir yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen milletçe çabucak toparlandık. Bu süreçte herkese barınak ve aş temin edildi. Parti ve siyaset gözetmeden birlik ve beraberlik içerisinde devletimizin yanında durduk. Devletimiz bizden aldığı güçle depremzedelerin yaralarını sardı. Büyük bir seferberlik anlayışı içerisinde yüz binlerce ev, okul ve devlet kurumu inşa edildi. Devlet, zor günlerde mağdurların ve mazlumların “baba”sı olduğunu bir kere daha gösterdi. Bunu gerçekleştirirken hiçbir zaman siyasî görüş ayrımı yapmadı. Çok yakın zamanda bu evler sahiplerine teslim edilecektir. Allah devletimizi ve devletlilerimizi başımızdan eksik etmesin.
Rahmetiyle kâinatı kuşatan Hakk’ın o nurdan “İnne me’a-l’usri yusrâ(n)”(İnşirâh-6) ayetiyle kaim olduğu üzere, her zorluk beraberinde bir kolaylığı getirirdi. Her “usr” iki yusr” doğururdu. Her gecenin bir sabahı, her sıkıntının bir sonu vardı. Zorluğa göğüs gerilip aşılırsa kolaylığa eri(şi)lirdi. “Bir güçlük iki kolaylığı asla yenemezdi.”(Taberî) Nekbetle saadet aynı yörüngede ilerlerdi. Kula düşen sabretmekti. Zira sabrın sonu selâmetti. Öyle de oldu.
Depremden sonra gördük ki mayası tertemiz olan bu imanlı milleti hiçbir olay ve hiçbir kimse hak ve hakikat yolundan döndüremez. Depremden sonra yıkılan şehirleri yeniden devlet millet işbirliğiyle imar ve inşa ettik. Evleri başlarına yıkılsa da Maraşlı gözü pekliğiyle tarihteki misyonuna tekrar geri döndü. Malatya’nın kayısıları yine sofralarımızın baş tacı. Adana, Antep ve Urfa’nın tatları yine damaklarımıza bayram ettirmeye devam ediyor. Hayat’ın künefesi, humusu, tepsi kebabı, biberli ekmeği tadından bir şey kaybetmiş değil.
İnşallah 6 Şubat depremlerinden milletçe gereken dersi alırız.
06 Şubat’ta gördük ki bizi yazın sıcaktan, kışın soğuktan koruyan ve barınaklarımız olan evlerimizin boyasından, mobilyalarından, musluklarından, pencere çerçevelerinden, lavabo taşlarından, lamba ve avizelerinden daha ve en önemlisi sağlam olmalarıdır.
Asrın felâketinde hayata adeta adi bir pamuk ipliğiyle bağlı olduğumuzu, onun için de büyük bir hırs ve tamahkârlıkla biriktirme yerine, bu âlemde bir yolcu olduğumuz idraki içerisinde paylaşmayı yeğlememiz, ihtiyacımız kadarıyla yetinmemiz gerektiğini öğrendik.
O gece, kulakları sağır eden sesiyle bize hiçbir şeyi ertelememiz gerektiğini haykırdı. Sevginizi, merhametinizi, hoşgörünüzü, ertelemeyin dedi adeta. Gönül kıranlar pişman oldu.
Yüreklerimizi enkaz yerine çeviren o dehşetli depremin ardından bütün acılarımıza ve gözyaşlarımıza rağmen zaman su gibi aktı mecrasında. Koca bir yıl geride kaldı. O gün bugündür yaralarımızı el birliğiyle sarmaya çalışsak da manevî yaralarımız hâlâ kabuk bağlamış değil. Öyle olsa da onlarla yaşamayı öğreneceğiz inşallah. Dünde kalamayacağımıza göre mecburen normalleşeceğiz. Fakat normalleşirken şahsî hatalarımızdan dolayı olan biteni normalleştirmeyeceğiz. İnsanî hataları görmezden gelip kader deyip geçmeyeceğiz. Sorgulanması gerekenleri sorgulayacak, yargılanması gerekenleri de bihakkın yargılayacağız.
Maalesef kolay kolay ders almayan, çabuk unutan bir milletiz. Merhum Mehmet Akif, farklı bir bağlamda olsa da, unutkan bir millet oluşumuzu şu mısralarda dile getirmiştir: “Geçmişten adam hisse kaparmış… /Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?/Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;/Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?..”
Bu aziz ve necip millet çabuk unutuşu ve yaşadığı felâketlerden yeterince ders almayışı yüzünden tarih boyunca çok acılar çekti, çok bedeller ödedi. İnşallah 6 Şubat depremlerinden gereken dersi alırız. Evlerimizi tabutluk değil huzur ve sükûn yuvası yaparız.
İnsan zamanla ölüme de alışırmış, alıştık işte. Şimdi kendilerini bir nebze de olsa iyileştirenler doğup büyüdükleri şehirlerine geri dönüyorlar, hayata sıfırdan başlıyorlar.
6 Şubat bir milletin kıyamı ve kıyametidir. Yüce Allah böylesine büyük acıları milletimize ve de hiç kimseye yaşatmasın. Depremde hayatını kaybedenlere Allah rahmet eylesin, hayatta kalanlara da sabırlar versin. Sözlerimi o günlere dair yazdığım birkaç dörtlükle noktalıyorum: “Zengin fakir farkı yok, artık herkes eşittir/Acılı coğrafyada bebe(k)ler de reşittir/Bu feryat ü figanı vicdanlara işittir/Bülbül âhüzar eyler, güller perişan şimdi/Hallaç pamuğu gibi, iller perişan şimdi//Sade bebe(k)ler değil, şimdi toprak da yetim/Uzak düşmüş kökünden, kuru yaprak da yetim/Gün bir türlü doğmuyor, sanki şafak da yetim/Hüznün tercümanıdır gamzelerde yaş şimdi/Yastıktır körpelere enkazlarda taş şimdi”