Türkiye’de müzecilik kemiyet ve keyfiyet bakımından önemli mesafeler kat etmiştir.
İnsanoğlu var olduğu günden beri dünyadaki nesneleri bazen merak bazen ihtiyaç gibi çeşitli sebeplerle toplama ve biriktirme hevesi içine girmiştir. Bunda çok kere zamanın yok ediciliğinden kurtarmak ve unutturmamak endişeleri etkili olmuştur. Bu toplama ve biriktirme merakı bazen hastalık derecesine varmış olsa da, normali müzeciliğin ilk adımı olmuştur. Bu toplama ve biriktirme merakı günümüzde de devam etmekte, “koleksiyon” ve “koleksiyonculuk” kavramlarıyla karşılanmaktadır. Fakat günümüzde işin içine zevk, sanat, gösteriş, kimlik kazanma ve toplumda yer edinme de girerek iş farklı bir boyut kazanmıştır.
Türkiye’de (Osmanlı döneminde) müzecilik arkeolojik çalışmalarla başlamıştır. Ülkemizde müzeciliğin başlangıcı bazı kesimlerce 1723 yılına dayandırılır. Zira bu tarihte Aya İrini Kilisesi’nde tadilatlar yapılmış ve eski askerî malzeme, burada teşhir edilmeye başlanmıştır. Bazı uzmanlara göre ise bu tarih 1869’dur. Bu tarihte ilk kez “mecmua” (koleksiyon) teriminin yerine “müze” terimi kullanılmıştır. 1874 yılında, o zamanlar müze müdürü olan Dethier, ilk Asar-ı Atika Nizamnamesi’ni çıkarmıştır. Dethier’nin ölümünden sonra yerine Osman Hamdi Bey atanmıştır. Osman Hamdi Bey’in Müze-i Hümayun’un müdürlüğüne getirilmesiyle Türk müzeciliğinde yeni bir dönem başlamıştır.
Türkiye’de özel müzeciliğin geçmişi 43 sene öncesine dayanmaktadır. Türkiye’deki ilk özel müze Vehbi Koç Vakfı’na bağlı olarak 1980 yılında kurulan Sadberk Hanım Müzesi’dir. Sakıp Sabancı Müzesi, Rahmi Koç Müzesi, Suna İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi onu izleyen yıllarda açılmış özel müzelerdir. 2004 yılında açılan İstanbul Modern Sanat Müzesi de Türkiye’nin modern ve çağdaş sanat sergileri düzenleyen ilk müzesidir. Müzeler koleksiyonlarına göre “genel müzeler, arkeoloji müzeleri, sanat müzeleri, tarih müzeleri, etnografya müzeleri, doğa tarihi müzeleri, jeoloji müzeleri, bilim müzeleri, askerî müzeler ve endüstri müzeleri olarak isimlendirilmektedir. Bağlı oldukları kuruma göre ise devlet müzeleri, yerel yönetim müzeleri, üniversite müzeleri, askerî müzeler, bağımsız ya da özel müzeler, ticarî kuruluş müzeleri diye sınıflandırılmaktadır.
Müzelerin çokluğu, çeşitliliği ve zenginliği ait oldukları milletlerin kültürel zenginliklerinin göstergesidir. Bugün Türkiye’ye bu açıdan baktığımızda, bütün eksikliklere rağmen, güzel bir tablo görsek de bu konuda henüz Batı’yla yarışacak düzeyde değiliz.
Müzeler bağlı bulundukları kültür ve medeniyetlerin somutlaşmış göstergeleridir.
Müzeler kültürel değerlerimizin belli bir çatı altında korunduğu, incelendiği, değerlendirildiği ve sergilendiği sıra dışı (özgün) mekânlardır. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere müzelerin vazifesi (işlevi) toplama, koruma( bakım, onarım), belgeleme, sergileme ve eğitimdir. Bunlardan ilki olan toplama satın alma ve bağış yoluyla gerçekleştirilir. Koruma ise tarihî önemi haiz eserlerin ayakta kalma (yaşama) sürelerinin uzatılması için gerçekleştirilen çabaları içerir. Belgeleme; eserlerle ilgili bilgileri yazılı, görsel ve işitsel yollarla saptamaktır. Sergileme ise müze koleksiyonlarının muhataplarına tanıtılması ve gösterilmesini kapsar. Burada eserlerin ziyaretçiler tarafından tekrar görülme isteğinin canlı tutulmasında müzecilere önemli görevler düşmektedir. Bunların yanında müzelerin (müzecilerin) müzelerle ilgili olarak toplumu eğitme (bilgilendirme) görevleri de mevcuttur. Zira, bizde yetersiz kalsa da, günümüz dünyasında müzelerin eğitimdeki etkisi her geçen gün artmaktadır.
Müzeler bağlı bulundukları kültür ve medeniyetlerin somutlaşmış göstergeleridir. Bir milleti (veya medeniyeti) tanımak için işe müze ziyaretlerinden başlamak gerekir. “Müzeler, insanlığın hazine odalarıdır. Tüm insanlığın belleği, kültürü, düşleri ve umutları orada saklanır.” (T. Ambrose & C. Paine). “Müze, geçmişi “geçmiş” hâline getiren, daha doğrusu belli bir geçmişin “geçmiş” olarak seçilip algılanmasını sağlayan bir mekân(dır).” (Shaw)